26 Mart 2020 Perşembe

ÖLÜMÜN HİKÂYESİ: GASSAL


Görüntünün olası içeriği: şunu diyen bir yazı 'GASSAL AL ESER' Fotoğraf açıklaması yok.

Edebiyâtımız genç ve güçlü bir kalemi kazandı, diyebilim. Nisâ Eser. Henüz yirmi yaşında ama hikâye alanında birçok ödülü var. Timav Liseler Arası Geleneksel Hikâye Yarışması, Küsader Yüreğe Dokunan Kadınlar Öykü Yarışması, Yazarperest 2. Vefa Yarışması ve Türk Ocakları’nın “Karacaahmet’te İlk Buluşma” adlı hikâye yarışmasında farklı ödüller kazanmış.

Genç yazarımızı değerli Mehmet Öskan hocamızın aracı olmasıyla tanıdım. Bu haftanın başında da kitâb elime geçti. Başka bir kitâbı okuduğum için bugünü bekledim. Bu sabah i’tibâriyle ise uyanır uyanmaz ilk işim, “Gassal”ı elime almak ve okumaya başlamak oldu. İnanılmaz derecede akıcı bir kitâb. İlk yarım sa’âtte kitâbın yarısını okudum. Ancak kitâbın akıcılığıyla vuruculuğu bir arada olduğu için kitâba ara vermek istedim ve ilk düşüncelerimi yazdım. Sonra devâm ettim ve biraz evvel bitirdim.

Yazarımızın tarzı, son dönemin, bana göre, en önemli öykücüsü olan Sinan Terzi’nin tarzına benziyor. Bu tarz, diyalogların çok olduğu, anlatımın ve konunun diyalog üzerinden ilerlediği ve finallerin çok sarsıcı olduğu bir tarz. Aslında böyle bir tarz, oldukça zor. Çünkü anlatılmak istenen konuyu, yazarın anlattırmasındansa, kurgulanan bir karaktere anlattırmak ve bunu diyalog şeklinde yapmak çok zor. Üstelik bu zorluğun da ötesinde bunu okuyucuya yansıtabilmek daha da zor. Genç yazarımız, bunu değerli Sinan Terzi gibi çok güzel bir biçimde başarmış.

Kitâb, on iki hikâyeden oluşuyor. Kitâbın adı da üçüncü hikâye olan “Gassal”dan geliyor. Bilenler bilir, gassal, gusleden demektir. Ancak buradaki gusûl, Müslümân ölülerin son guslüdür. Yâni gassal, ölü yıkayıcısı demektir. Kitâbın ismi, öykülerin konusuna uygun seçilmiş. Çünkü bütün öyküler, ölümle ilgili. Sâdece biri, şahısların değil, hayâllerin ölümü; biri de bâzı öğretmenlerin sevgiyi öldürebilmesi üzerine...

Ölüm, bilindiği üzere, yaşamın en önemli gerçeği ve hattâ geleceğimize dâir bildiğimiz tek şey. Bu yüzden çok çarpıcı, çok ilginç ve çok değerli. Ölümü anlatabilmek ise ölümün kendisi kadar önemli. Çünkü yeteneksiz bir yazarın elinde çok kötü bir görüntüye dönüşebilecekken, yetenekli bir yazarın kalemin bir ihtişâma dönüşebilir.

Benim eskiden beri düşüncelerimden biri “ölüm ânı öyküleri”ni kaleme almaktır. Hattâ ölüm ânını anlatan birçok öykü de kaleme aldım. Hepsini de beğenirim, doğrusu. Ama bugün kesin olarak karâr verdim ki, hâyır, yayınlamayacağım. Çünkü artık bu alanın bir ustası var ve bu usta, genç bir kardeşimiz. Bize de ona saygı duymak, şapka çıkarmak ve hoş geldin demek düşer...

Hoş geldin, genç kardeşim, hoş geldin...

KUTLU ALTAY KOCAOVA

26.03.2020

17 Aralık 2019 Salı

Korbaşı...




Emin Yarımoğlu tarafından kaleme alınan ve Bozkurt Yayınları tarafından yayınlanan “Korbaşı, Türkistan Milli İstiklal Hareketi Liderlerinden Şir Muhammed Bek” adlı eseri inceleyeceğim. Eser, yayınlanmadan evvel okumak ve eserde de “Gözden Geçiren” olarak yer alan kişi olmak gibi bir şansa sâhibim. Eser, Türkistan’ı merkeze alarak, genel bir Türk-Rus ilişkileri ortaya koymaktadır. Rusların Türk yurtlarına karşı yayılması, Türkistan’da yaptıkları, çatışmalar, direniş, eserin genel yapısını ortaya koymaktadır.

Yazar Emin Yarımoğlu, Adana vâliliğinde görev yapmasının avantajıyla da, Türkistan Millî Mücâdelesi’nin kahramanlarının torunlarıyla bire bir görüşme şansı elde etmiş ve çok değerli bir sözlü târih çalışması da ortaya koymuştur. Yâni okuyacağınız eser, hem belgelere dayalı bir yazılı târih eseri, hem de olayların merkezinde yer alanlarının torunlarının anlattığı bir sözlü târih eseridir.

Eserin ilk bölümünde, Rusların büyümeye başlaması ve Türkistan’daki faâliyetleri ele alınmıştır. Konu hakkında yüzeysel bilgi edinmek isteyenler için önemli bir bilgi kaynağı olmuştur diyebilirim.

İkinci bölümde de, Ruslara karşı Fergana merkezli Türkistan Millî Mücâdelesi anlatılmaktadır ki, bu eserin en önemli bölümünü oluşturmaktadır. Bu kısımda korbaşılar ve Şir Muhammed Bek’e dâir çok önemli bilgiler yer almaktadır. Ayrıca Enver Paşa’nın Türkistan’a geldikten ve Türkistan Millî Mücâdelesi’ne katıldıktan sonra yaptıklarına dâir de çok önemli bilgiler yer almaktadır.

Üçüncü bölümde ise Şir Muhammed Bek’in anayurdundan ayrılması ve Türkiye’ye gelmesine kadar olan süreçle, Türkiye’de yaşayan akrâbalarının anlatımına dayalı çok önemli bilgiler verilmektedir.

Emin Yarımoğlu, eserinin sonuna da Şir Muhammed Bek ve Türkistan Millî Mücâdelesi’ne dâir çok önemli belgeler ve fotoğraflar ile gazete haberlerine de yer vermiştir. Bu yönüyle de eşsiz bir bilimsel kaynak meydâna getirilmiştir.

Eser, dil konusunda da ağır bir akademik anlatım yerine akıcı bir anlatıma sâhibdir. Bu da eserin okunmasını kolaylaştırmaktadır. Türkistan’ın yakın târihi, Rus işgâli ve Türkistan Millî Mücâdelesi’ne dâir bilgi edinmek isteyen herkesin mutlâka edinmesi ve okuması gereken bir baş ucu eseridir.

Tavsîye ederim, okuyunuz efendim.

28 Eylül 2019 Cumartesi

Bozkırın Savaşçısı'na...


Görüntünün olası içeriği: yazı

Dün (28.09.2019) i’tibâriyle yayınlanan ilk romanım olan Bozkırın Savaşçısı’nın üçüncü baskısı, Karakum Yayınları tarafından yayınlandı. Şimdi bakıyorum da, Kasım 2009’da yazmaya başlamışım. Yâni on yıl evvel... Bir buçuk yılda da bitirmişim.

Bozkırın Savaşçısı, Türklerin kendi aralarında dökülen kanı anlatan bir eser. Ama bunun birlikte, oradan oraya savrulan, hayâtına bir amaç katmak isteyenlerin ve bunu yapmaya çalışırken de, mücâdele edenlerin hikâyesi.

Eser, ilk olarak 2015 yılında Güneş Yayınları (adı sonradan Aygan olarak değişti) tarafından yayınlandı. Yâni romanı yazdıktan sonra 3,5 yıl beklemek zorunda kaldım. İlk kez yayınlanana kadar birçok yayınevi, yayınlamak için teklif gönderdi. Bu sürede bu yayınevlerinin iç yüzünü de görme fırsatı elde ettim. Yâni bu romanın ilk yayınlanışı üzerinden 4,5 yıl; yazımının tamamlanması üzerinden yaklaşık sekiz yıl, yazmaya başlamamın üzerinden ise yaklaşık on yıl geçmiş. Hikâyeyi oluşturmanın üzerinden ise en aşağı on beş yıl. İlk ne zaman kurgulamaya başladığımı ise ben bile hatırlamıyorum.

Bu eser, yıllarca benim zihnimde yaşadı. Yâni ilk satırdan i’tibâren anlattığım her şey, benim zihnimde yaşadı. İnsanların yatağa girip, uykuya dalana kadar geçen bir süre vardır. Bu süre herkes için değişir. İşte, bu sürede ben “Bozkırın Savaşçısı”nı yaşattım. Yıllar boyunca bu şekilde geçti ve en sonunda bunu yazıya dökmeye başladım ve sonuç ortaya çıktı.

Romanı yazmaya başladığımda bir üçleme hayâl ediyordum. Türklerin iç kavgasını, kendi içlerinde dökülen kanı anlattığım üç roman. Birinin tamâmen kurgu, birinin büyük ölçüde gerçek (öyle ki, bâzı diyaloglar bile), birinin de kurgu ve gerçeğin bir arada olduğu üç roman. Üçü de farklı konuları ele alacaktı. Hayâlimi gerçekleştirdim. Bozkırın Savaşçısı, Türkistan’dan Hindistan’a Uzun Yolculuk ve Bozkırın İsyânı... Türk’ün döktüğü Türk kanını anlatmayı başarabildiğimi, oradan oraya savrulan hayâtlarını aktardığımı düşünüyorum.

Umarım, bu düşüncelerime okuyucular da katılır. Çünkü her kitâbın iki yazarı vardır. Biri yazarın kendisi, diğeri de okuyucu. Çünkü okuyucu, her romanı yazarından bağımsız olarak, farklı bir şekilde de yorumlar ve anlar.

İyi okumalar...

22 Temmuz 2019 Pazartesi

DEDE KORKUT: TÜRKİSTAN-TÜRKMENSAHRA NÜSHÂSI VE İKİ ESERİN KARŞILAŞTIRMALI DEĞERLENDİRİLMESİ




Bilindiği üzere 2019 yılı Türklük ve Türkoloji açısından büyük bir keşfin yaşandığı yıl olarak târihe geçti. İrân’ın Türkmensahra bölgesindeki Gümbet şehrinde yaşayan Türkmen kökenli bir kitâb koleksiyoncusu olan Veli Muhammed Hoca, Tahran’da aldığı bir kitâbın “Dede Korkut” kitâbının farklı bir nüshâsı olduğunu anladı.

Bizim bu keşiften haberimiz değerli halkbilimci Prof. Dr. Metin Ekici’nin Bayburt Üniversitesi'nin düzenlediği "Dünya Kültür Mirası Dede Korkut Uluslararası Sempozyumu"nun 25 Nisan 2019 târihinde sempozyum açılış konuşmaları kapsamında yaptığı "Gizemli Bir Yazar ve Muhteşem Bir Eser: Dede Korkut Kitabı Niye Yazıldı?" konuşma ile oldu. Sonraki süreç ise mâlum... Sayın Ekici, Ötüken Neşriyât ile anlaştı ve bu keşfin bilimsel yayınını gerçekleştirdi. Aynı günlerde de değerli Türkolog Yusuf Azmun, aynı keşif üzerine çalışıyordu. Değerli Türkolog Timur Kocaoğlu ve Osman Fikri Sertkaya’nın da devreye girmesiyle Türk Dili Derneği’nin yayını olarak Kutlu Yayınları arasından çıktı.

Maâlesef, böyle bir keşif ve bu keşfin bilimsel yayını, ticârî rekâbetin de etkisiyle magazinleşmiş ve hoş olmayan adımlar atılmıştır. Söylenen sözler, yazılan yazıları elbette aktarmaya gerek yok. Ancak Türkiye’nin en yaygın kitâb satış sitesi olan kitapyurdu.com’da her iki eserin puanlamasına bakıldığında durum görülebilir. Sayın Ekici’nin hazırladığı eser için üç kişi, sayın Azmun’un hazırladığı eser için de bir kişi, en düşük notu vermiştir ki, bu onca emeğe ve esere haksızlıktır. Neyse, konumuz bu olmadığı için uzatmayağım ve her iki eseri ve bilim adamımızı karşılaştıracağım. Ancak bu yazı, bir Dede Korkut yazısı değil, bir kitâb karşılaştırma ve değerlendirme yazısı olacaktır.

Karşılaştırmayı yaparken, iki bilim adamımızın “konu” hakkındaki bilimsel çalışmalarını ortaya koyacak ve kapaklardan içeriğe, sözlükten indekse uzanacağım.

Öncelikle iki kişi de, alanlarında çok önemli bilim adamlarıdır. Sayın Ekici, Ege Üniversitesi Türk Dünyâsı Araştırmaları Enstitüsü’nde Türk Dünyâsı Araştırmaları bölümünde Türk Halk Bilimi anabilim dalında yer almakta ve çalışmalar vermektedir. Yüksek lisans tezi olarak "Dede Korkut Tesiri ile Teşekkül Eden Halk Hikayeleri"ni hazırlayan Ekici, doktora tezini de Köroğlu hikâyeleri üzerine vermiştir. Son olarak Mart 2019’da güncellenen Ege Üniversitesi’ndeki kişisel sayfasında1 yüksek lisans tezi, yönettiği tez, kongre ve sempozyum bildirisi, makâle ve kitâb olarak Dede Korkut üzerine 16 çalışma yaptığı görülmektedir. Tabiî, son çalışmalarla birlikte yirmi civârında olduğunu söyleyebiliriz. Dolayısıyla sayın Ekici, bu konuda Türkiye’de en yetkin kişilerden biridir, dersek yanlış olmaz.

Sayın Azmun, 1966 yılında “Reşid Rahmeti Arat İçin” adlı armağan kitâbında yayınlanan “Türkmen Halk Edebiyatı Hakkında” adlı eserden beri Türkoloji’nin en önemli isimleri arasında yer almıştır. Kendisinin İrân vatandaşı bir Türkmen olması ve yaşadığı Türkmensahra (Günbed) bölgesinin Türkistan’ın kapısı olmasından dolayı hem Fars, hem Türkmen ve Türkistan halk kültüne hâkim olmuştur. Kendisi ayrıca Hoca Ahmed Yesevî ve Orkun yazıtları hakkında da önemli çalışmalar yapmıştır. Ünlü Kırgız edebiyâtçı Cengiz Aytmatov’un kendisi hakkındaki yazısı da, ayrıca önemlidir2. Dolayısıyla sayın Azmun için de bu konuda Türkiye’nin en yetkin kişilerinden biridir, dersek yanlış olmaz.

Bir kitâbda kapağı çok önemsemesem de, hem kitâbın tanıtımı açısından, hem de san’ât açısından kitâb kapağı, bâzen çok önemli ve değerli olabiliyor. Ötüken Neşriyât, bu konuda Kutlu Yayınevi’ne göre daha özenli diyebiliriz. Değerli resim san’atçısı ve Akdeniz Üniversitesi’nde Dr. Araştırma Görevlisi olarak görev yapan Mehmet Sağ’ın çizdiği tablo, san’at değeri yüksek bir kapak hazırlandığını gösteriyor. Kutlu Yayınevi’nin hazırladığı kapak da göze hoş gelmekle birlikte değerli Mehmet Sağ’ın ağırlığı kendisini göstermektedir.

İki eserin içeriğine gelirsek, ki bana göre en önemli kısım budur, dil açısından iki eser arasında herhangi bir fark yoktur. Sayın Azmun’un hazırladığı eser, metin, çeviri, sözlük ve tıpkıbasım bölümlerinden oluşmaktadır. Bununla birlikte öndipnotlar (Dipnot numarası, bilindiği gibi sözcükten hemen sonra eklenir. Öndipnot numarası ise sözcüğün başında yer alır.) hakkında bir açıklama yer almaması, olumsuz bir durumdur. Bu durum, okumayı zorlaştırdığı gibi gereksiz bir kafa karışıklığı da yaratmaktadır. Oysa yayınevi tarafından öndipnotların, orjinal nüshâdaki satır numarasını verdiği belirtilseydi herhangi bir kafa karışıklığı yer almazdı.

Sayın Ekici’nin hazırladığı eser de tıpkıbasım, çeviri, sözlük ve indeks bölümlerinden oluşmaktadır. Bununla birlikte sayın Ekici’nin eserini öne çıkaran bir durum vardır ki, o da eserin “Orjinal Metin (Tıpkıbasım) Transkripsiyon” bölümüdür. Burada orjinal metin ile Lâtin harflerine aktarılan kısım yan yana verilmiştir. Öyle ki, ilk sayfa orjinal metin, yanındaki sayfa da Lâtin harflerine aktarımıdır. Lâtin harflerine aktarılan kısım da satır ve satırdaki sözcük sayısı orjinal metne göre belirlenmiştir. Bu yüzden her sayfada on dört satır bulunmaktadır. Bu elbette, eserin sayfa sayısını arttırsa da, okumayı inanılmaz derecede kolaylaştırmaktadır. Öyle ki, sâdece bu bile konu hakkında akademik çalışma yapacak olanların ya da öğrencilerin tercih etmesi için yeterlidir.

Her iki eser de sözlük bakımından yeterlidir. Eseri okuyan birinin ayrıca sözlük karıştırmasına çok gerek kalmaması, eserin okunabilmesi açısından önemli bir kolaylıktır.

İndeks kısmına gelirsek, maâlesef Kutlu Yayınevi’nin yayınladığı eserde indeks yer almamaktadır. Bu böyle değerli bir eser için çok büyük bir eksikliktir. Meselâ iki eseri elime aldıktan sonra Ötüken Neşriyât baskısında “Kürdistânuñ büyügi”3 ifâdesini gördüm. Hemen yan sayfadaki orjinal metinden de doğrulatma fırsatı buldum. Ancak aynı ifâdeyi Kutlu Yayınevi baskısında görebilmem için eserin tamâmını okumam gerekti. Bunu yapabilmek için de ilk olarak sayın Azmun’un hazırladığı eseri okudum ve aynı ifâdeyi4 görebildim. Bu da bir örnek olarak indeksin önemini göstermektedir. Kaldı ki, günümüzde neredeyse bütün akademik eserlerde indekse büyük önem verilmektedir.

Her iki eser, alanında en değerli eserler olarak yerlerini almıştır. Bununla birlikte sayın Azmun, iki boylama olduğunu söylerken, sayın Ekici ve konu hakkında diğer uzmanlar (Ahmet Bican Ercilasun, Nasır Şahguli, Veliyullah Yakubi, Şahruz Ak Atabay ve Dr. Sara Behzad gibi) tek boylama olduğunu söylemektedir. Tabiî, konunun uzmanı olmadığım ve yazının da konusu bu olmadığı için bunun üzerinde durmayacağım. Belki, bu konuda ayrı bir sempozyum yapılır ve konunun uzmanı olan bilim adamları bir araya gelerek, gerçeği ortaya koyarlar.

Her iki eser de, Türkoloji târihinde yerini aldı. Bu yüzden Kutlu Yayınevi’ni de Ötüken Neşriyâtı da tebrîk etmek gerekir. Ayrıca bana gelen ve sekiz sayfası boş çıkan kitâbı değiştirip, yenisini (berâberinde ayrıca bir başka yayınlarını daha gönderdiler) gönderen Kutlu Yayınevi’ne, bu incelikleri için teşekkür ederim. Bununla birlikte umarım Kutlu Yayınevi, eserin ileriki baskılarında indeks eklerler. Böylece de eser içerisinde inceleme yapılmasını kolaylaştırırlar.

Her iki yayınevine de böyle bir eseri, bize kazandırdıkları için teşekkür ederim.

KUTLU ALTAY KOCAOVA

22 Temmûz 2019

1https://avesis.ege.edu.tr/metin.ekici/cv (Erişim târihi: 22/07/2019)
2Azmun, Yusuf, Dede Korkut’un Üçüncü Elyazması, Soylamalar ve İki Yeni Boy ile Türkmen Sahra Nüshası, s.169-175, Kutlu Yayınevi, 1. Baskı, İstanbul, Haziran 2019
3Ekici, Metin, Dede Korkut Kitabı, Türkistan/Türkmen Sahra Nüshası, Soylamalar ve 13. Boy, Salur Kazan’ın Yedi Başlı Ejderhayı Öldürmesi, s.81, Ötüken Neşriyât, 1. Baskı, İstanbul, Haziran 2019
4Azmun, Yusuf, Dede Korkut’un Üçüncü Elyazması, Soylamalar ve İki Yeni Boy ile Türkmen Sahra Nüshası, s.44, Kutlu Yayınevi, 1. Baskı, İstanbul, Haziran 2019

30 Aralık 2018 Pazar

100.000


                                                    Otomatik alternatif metin yok.

100.000… Mehmet Levent Kaya’nın yeni romanı. Uygurlardan ve onların bir nevî opera olan dor adlı san’atlarından söz ettiği “Çölde Dor”, günümüz Moğolistan’da geçen ve merkezinde Sakha Türkü bir genç ile Altaylı bir Türk kızının yer aldığı, Sibirya coğrafyasını önümüze seren “Ölüöne”nin yanına, üçüncü romanı 100.000 yerleşmiş durumda.
100.000 adı, birçok kişi tarafından ilginç bulunabilir. Tümen, 10.000; Bumın da, 100.000 anlamına geliyor. Yâni Bumın Kağan’ın iktidâra gelip, hânedânını kurmasını anlatan bir roman.
Roman, bir aşk hikâyesi ve bu aşk hikâyesinin şekillendirdiği savaşı ele alıyor. Göktürk târihi konusunda biraz bilgisi olanlar, az da olsa bu konuda bilgi sâhibidirler, elbette. Kaldı ki, bir romanın incelenmesinde pek detaya girmemek lâzım. Yazarımız, bu aşk hikâyesini, asıl hikâye olan Bumın Kağan’ın yaşamı içerisinde oldukça güzel bir biçimde örmüş ve yerleştirmiş. Bu açıdan takdir etmek gerekir.
Ayrıca özellikle Ölüöne romanında gördüğümüz bölgeye dâir coğrafya bilgisini bu romanda çok iyi görüyoruz. Hattâ diyebilirim ki, şimdiye kadar okuduğum romanlar içerisinde bozkırın ve Ötüken bölgesine dâir en başarılı anlatımlar, bu eserde yer alıyor. Bozkırın iklimi, coğrafyası, bozkır toplumlarının yaşamı, hayvanlara verdikleri önem, çatışmaları, hangi zamanda, hangi gıdâları aldıkları, kımız ve arak gibi içkilerini nasıl yaptıkları, çok başarılı bir şekilde anlatılıyor.
Romanın dili akıcı. Ancak yazarımız, döneme dâir daha canlı bir anlatım sağlayabilmek ve Türkçe sözcükleri kullanmak amacıyla Türkiye Türkçesi’nde pek bilinmeyen ama Kazak, Altay ve diğer Türklerin bildiği sözcükleri kullanmayı seçmiş. Bu elbette, okurken, sık sık ara vermeye yol açsa da, dipnotlarda belirterek Türkiye Türkçesi’nde kullandığımız bir çok yabancı sözcüğün Türkçesini öğrenmemizi sağlamış. Bu açıdan oldukça güzel bir durum.
Romanın sonu, ucu açık bittiği için devâm olarak, ikincisi yazılabilir. Tümen Yabgu’nun Bumın Kağan oluşunu, mücâdelesini, savaşlarını, kağan seçiminin nasıl yapıldığını ve bütün coğrafyayı, kısaca bozkır yaşamının nasıl olduğunu anlamak isteyenlerin mutlâka okuması gereken bir roman… Okuyunuz, efendim…

16 Aralık 2018 Pazar

Yeni Bir Fikir - Dost A.Ş.




“Bütün varlığını dünyaya ilan etmeden yaşamanın seni sınırlayacağını düşünüyorsun, biliyorum. Yalnızca insanlara gösterilebilir şeyler yaşamaya çalışıyorsun artık; kendin için değil başkaları için yaşıyorsun tecrübelerini. Yalnız olmaktan korktuğunu biliyorum. Ama bu acınacak hâlimizi değiştirmiyor: Sonuçta hep yalnızız; ve daha önemlisi, asla yalnız değiliz.”

Bu paragraf, Dost A.Ş.’nin karakterlerinden birine âid. Dost A.Ş., İsmâil Biçer’in ikinci romanı. Daha önce 2016’da Düş Cambazı adlı bir roman kaleme almış. Henüz onu okumadığım için bir şey diyemem ama internetten arka kapak yazısına bakınca ilgimi çektiğini ve Dost A.Ş.’deki gördüğüm tarz ile yakın olduğunu söyleyebilirim.

Dost A.Ş., Karakum Yayınları tarafından yayınlanmış bir eser. Genel olarak aynı isimli bir danışmanlık şirketi üzerinden kurgulanmış bir hikâyeyi bize sunuyor. Buna göre toplum içinde çeşitli sorunları olan insanların yakınlarının başvurusuyla devreye sokulan bir psikolojik hizmet dersek yanlış olmaz. Tabiî, burada bu psikolojik hizmetin ne olduğu önemli. Kitâbın da farkı burada.

Dost A.Ş. adlı şirketin verdiği hizmet, diğer psikolojik hizmetlerden epeyce farklı... Psikoloji ve oyunculuk konularında eğitim almış elemanlar, yakınları tarafından başvurulan kişilerle bir haftalık bir dostluk kuruyorlar. Yâni insanlara kaybettikleri en önemli özelliklerinden birini tekrar kazandırmaya çalışıyorlar.

Eser, konusu îtibâriyle özgün. Bildiğim kadarıyla bu ya da benzeri bir konuda kitâb yazıldığını görmedim. Dolayısıyla kitâbın bu özgün yapısı, onu etkileyici kılıyor. Öyle ki, kitâbı okuyan bâzı girişimcilerin bu tarzda bir danışmanlık şirketi kurmasına şaşırmayacağımı söyleyebilirim. Birçok kişiye yeni bir girişimcilik dalı olarak fikir verebilir.

Ayrıca hikâyenin başlangıcı, okuyucuyu kendisine bağlamak noktasında oldukça etkileyici bir yapıda. Bu bir kitâb için çok önemlidir. Genelde girişi etkileyici olmayan kitâbların ilerleyen sayfalarda bunu yakalaması çok zor olur. Dolayısıyla yazarımız, bu konuda kitâbın ilk cümlesinden bizi bağlamayı başarıyor. Ancak kitâbın diğer iki başarısını da vurgulamamız gerekir ki, o da kitâbın girişindeki anlatımın her sayfasında güçlenerek devâm etmesi ve sonucu da başlangıç ve iç kısımlardan daha da etkileyici bir biçimde tamamlaması. Yâni kitâbın dilinin akıcılığı, okuyucunun romanı bırakmak istememesini sağlamak... Bu çok önemli...


İyi bir kitâb okuyucusu, okuduğu kitâbın bitişini maddî olarak bitişten değil, sonuçtaki anlatımdan anlamak ister. Yâni okuduğunuz kitâb biterken, eğer bir devâm kitâbı olmayacaksa, mümkün olduğu kadar en vurucu şekilde bitmesi gerekir. Bir devâm kitâbı olacaksa bile vuruculuğu yakalamak önemlidir. Ama tabiî, bu durumda açık kapı bırakmak gerekeceği için bu farklı bir şekilde olur. Yine de her iyi kitâb, vurucu bir sonla bitmelidir. Böylece kitâbı okuyup, kapağını kapatan kişinin üzerindeki etkisi devâm edebilsin. Yazarımız bunu çok güzel bir biçimde yerine getirmektedir.

Bir roman için diğer önemli bir özellik, hikâyenin aktarımında çelişkilerin olmamasıdır. Eğer bir hikâye aktarılırken içinde çelişkiler barındırıyorsa, bu ciddî bir değer kaybına sebeb olur. Ancak yazarımızın bu konuda dikkâtli olduğu görünmektedir. Zîrâ romanın içerisinde tutarlılığa son derece önem verilmiştir. Hattâ bir ân çelişki mi var dediğiniz kısımların bile son derece tutarlı olduğunu, bu kısımların da romana ayrıca değer kattığını görüyorsunuz.

Kitâbın başından sonuna kadar bir sinema filmi, hayâl etmedim dersem yalan olur. Gördüğüm kadarıyla senaryo hâline getirilmeye de oldukça uygun olan bir eser. Belki bir gün, “Dost A.Ş. sinemalarda” diye bir afiş görebiliriz. Kim bilir...

Sözün özü, çok beğendiğim ve okurken zevk aldığım bir eser olmuş. En kısa zamanda yazarımızın ilk kitâbı olan “Düş Cambazı”nı da okuyacağıma emîn olabilirsiniz.... Okuyunuz, efendim... Okumak güzeldir...

16.12.2018

KUTLU ALTAY KOCAOVA


9 Kasım 2017 Perşembe

SAVAŞÇININ DOKUZ İLKESİ’NE DÂİR

     
   


            Geçtiğimiz ekim ayında çok değerli bir kitâb, hayâtımızdaki yerini aldı. Üstelik başucu kitâbı olacak derecede güçlü, önemli ve değerli bir kitâb olarak… Savaşçının Dokuz İlkesi, değerli Mete Aksoy’un, liderlik, strateji, askerlik, iş dünyâsı ve benzeri alanlarda okuduğu, incelediği yüzlerce eserin sonucunda ortaya çıkan bir sistematik yapı…

            Şimdiye kadar birçok kitâb yazısı yazdım. Ancak hiçbirine bu şekilde giriş yapmadım. Böylece kitâbın beni ne kadar etkilediğini göstermek istiyorum. Historia Yayınları’nın henüz yayınladığı ilk kitâbla böyle bir başarı yakalamasını da tebrîk etmek gerekir. Yazar Mete Aksoy ise zâten gerek Türkiye’de, gerek ABD’de yaptığı çalışmalar ve ortaya koyduğu eserlerle bildiğimiz ve değer verdiğimiz biri…

            Kitâb, adında görüldüğü gibi savaşçının dokuz ilkesi üzerine hareket ediyor. Elbette buradaki savaşçı kavramı, sâdece askerî anlam ifâde etmiyor. Askerler, iş adamları, siyâsetçiler ve daha birçokları. Yâni aslında hayâtın kendisini ifâde ediyor. Hayât mücâdelesinin nasıl kazanılacağını…

            Yâni kitâbı okuyan herkesin, kendisinden bir şeyler bulabileceği bir eser. Meselâ bir öğretmen olarak ben, kitâbın ortaya koyduğu “basitlik ilkesi” üzerinden öğrencilerimle bir çalışma yapmaya başladım bile… Yazar Mete Aksoy’un birkaç hafta evvel sosyal medya üzerinden paylaştığı, kendisine sorulan bu kitâbın, kızları etkilemeye karşı da işe yarayıp yaramayacağına dâir bir soru da, aslında çok önemli. Bu kitâbın, hayâtın her alanına hitâb edebildiğini ve herkesin “hedef ilkesi” doğrultusunda önemsediği konuda faydalanabileceğini gösteriyor ki, bu muazzâm bir başarıdır.

            Yazarımız, kitâbın başında kendisinin de insan olduğuna vurgu yaparak, hatâ yapabileceğini söylüyor. Ancak kitâbın içerisinde birkaç harf hatâsı ve sıralama hatâsı dışında bir hatâ olmadığını söylememiz gerekir. Harf hatâları, oldukça doğaldır ve yaklaşık dört yüz sayfalık bir eserde olmaması imkânsızdır. Bunu da kitâbı alıp, basitlik ilkesinin ikinci kuralını okuyanlar anlayacaktır. Dolayısıyla böyle bir eserde, bu kadar az harf hatâsının olması, büyük bir başarıdır. Bu noktada kitâbın editörünü tebrîk etmek gerekir.

            Bununla birlikte “Kuvvet Tasarrufu Prensibinin Teorisi” kısmında bir sıralama hatâsı bulunuyor. Prensibin “sıklet merkezi prensibi” ile ilişkisi anlatılırken, sıklet merkezi prensibinin bir sonraki bölümde anlatılacağı için kısaca geçileceği söyleniyor. Ancak aslında bir önceki bölümdeydi. Sanırım yazım esnâsında kuvvet tasarrufu prensibi daha önce yazıldığı için dikkatten kaçmış. Ancak kitâba etkisi olmadığı ve bir sonraki basım için rahatlıkla düzeltilebileceği için üzerinde durmamak gerekir.

            Kesinlikle söyleyebilirim ki, bu kitâbı okurken, bir subay olsaydım, bütün astlarıma okumalarını emrederdim; Harp Okulu ya da Harp Akademileri’nde görevli olsaydım, okuma zorunluluğu getirirdim. Herhangi bir şirketin yöneticisi olsaydım da, çalışanlarıma okumalarını emrederdim. Millî Eğitim Bakanlığı’nda yönetici konumunda olsaydım, bütün öğretmenlerden okumalarını isterdim. Yâni hangi alanda etki ve yetki sâhibi olursam olayım, altımdakilerden mutlâka okumalarını isterdim.

            Okumalısınız, mutlâka okumalısınız…

9 Kasım 2017


Kutlu Altay KOCAOVA

19 Ağustos 2017 Cumartesi

ATSIZ HOCA VE RUH ADAM




           Ruh Adam… Şimdiye kadar birçok defâ üzerinde yazı yazılan, konuşulan, tartışılan bir Atsız eseri. Son olarak İz TV’nin “Yazarlar ve Romanlar” konulu belgesel dizisinin Ruh Adam bölümü için Atsız Hoca ve Ruh Adam'dan söz ettim, Ruh Adam ve Atsız Hoca üzerine konuştuk.

            Ruh Adam’ın konumu, gerek benim için, gerekse de çevremde bulunan ve düşüncelerimi paylaşan birçok kişi için oldukça farklıdır. Ruh Adam’da Atsız Hoca’nın kendisi vardır, başkaldırısı, düşüncesi, sorunları, hayâtı vardır. Zâten kendisi de anlatılanların çoğunun gerçek olduğunu vurgulamıştır.

            Eser, aslında 1948 yılında yazılmış, ancak Atsız Hoca, basılması için 1970’li yılları beklemiştir. Bunda da temel neden, saygıdeğer eşini üzmemek düşüncesidir. Bu da Atsız Hoca açısından oldukça takdîre şâyan bir durumdur. Zîrâ böyle bir eseri kaleme alıp, 20 yıldan fazla süre beklemek, pek kolay bir şey değildir.

            Ruh Adam’ı şimdiye kadar on altı defâ okudum. Her seferinde farklı bir tat, farklı bir lezzet aldım. Elbette neredeyse her yerini ezbere biliyorum. Bilinmedik hiçbir yeri yok diyebilirim. Ancak artık Ruh Adam okumak bir edebî zevktir. Kânûnî Sultân Süleyman Han’ın bir şi’rindeki ifâdeyle “lezzet-i ervâh”, yâni ruhların lezzetidir.

            On altı defâ okuduğum bir kitâbın akıcı olup olmadığından söz etmeye bile gerek yok. İstediğiniz kadar yazarını ve eserini sevin, hayran olun, akıcı bir dili olmadığı sürece birden fazla defâ okumazsınız. Hadi en fazla iki diyelim… On altı defâ olmaz, herhâlde…

            Atsız Hoca, Ruh Adam’ı bilindiği üzere, kökleri Hun dönemine dayanan bir Uygur masalı ile başlatır ve sonrasında bu masalın, nasıl gerçeğe dönüştüğü görülür ve romanın sonu da buna göre şekillenir. Romanın kahramânı Selim Pusat, arkadaşı Şeref ile berâber dürüstlüğün, temizliğin, şerefin vücûd bulmuş hâlidir. İnandıkları uğruna her türlü eziyeti göze alan ama inandıkları, varlıklarını teslîm ettikleri bir kurum tarafından ezilen bu insanların yaşadığı psikolojik çöküntü ise aslında tam bir Türkiye gerçeğidir.

            Selim Pusat ve Şeref, düşüncelerini özgürce ifâde ettikleri için cezâlandırılmış, işkence görmüşlerdir. Bu yönüyle eser, düşünce ve ifâde özgürlüğünü ortaya koyan muazzâm bir eserdir. Bununla birlikte eserin bu kısmının Atsız Hoca’nın hayâtının iki dönemine vurgu yaptığını söyleyebiliriz. Birincisi, Atsız Hoca’nın 1. Türk Târih Tezi denilen şeye karşı tepkisini koyması, kimsenin eleştiremediği bir dönemde eleştirisini en yüksek perdeden, doğru bir şekilde göstermesi ve sonucunda Türkiyat asistanlığı görevinden atılıp, akademi kariyerinin ortadan kaldırılmasıdır. İkincisi ve en önemlisi de, mâlum 1944 zulmüdür. Bu zulüm, Atsız Hoca ve kardeşi Nejdet Sançar’ın hayâtına çok büyük bir darbe vurmuştur. Bu darbeden en çok etkilenen de daha doğmadan ve doğduktan hemen sonra sağlıklı bir şekilde beslenmesi engellenen, hastalandığında tedâvisi için zorluklar çıkarılan ve henüz çocuk yaşta, 16 yaşında boğuştuğu hastalıklardan dolayı ölen Afşın’dır. Bu yönüyle Yüzbaşı Şeref, Nejdet Sançar’a dönüşmektedir. Elbette bu konuda bire bir ve gerçekçi bir bağlantı kurmak için yeterince verimiz yoktur ama yaşananlardan dolayı Yüzbaşı Şeref karakteri, doğrudan Nejdet Sançar ile örtüşmektedir.

            Ruh Adam romanını öne çıkaran bir diğer unsur da, özellikle dîn konusundaki sorgulamasıdır. Bunu Selim Pusat’ın Tanrı ve peygâmberlerle olan diyaloğunda görebiliriz. Böyle bir diyaloğu bugün görebilir miyiz, tartışılır. Ancak kitâbın bu yönü, onun değerini de arttırmaktadır.

            Romanın karakterleri arasında yer alan ve ana karakterler arasında yer alabilecek olan Güntülü ve Aydolu da, gerçek karakterlerdir. Atsız Hoca’nın ifâdesine göre bu kızların gerçek isimleri biraz değiştirilmiş olsa da, isimleri oldukça yakındır. Elimizdeki bilgiler, biraz daha araştırarak bu isimlerin kimler olduğunu öğrenmemiz için yeterli olsa da, hem Atsız Hocamızın, hem de bu kızların hâtırâlarına duyduğum saygıdan dolayı kim olduklarının öğrenilmesine karşıyım. Bâzı şeylerin sır olarak kalması iyidir.

            Bu arada hem Ruh Adam’ı, hem de Safiye Erol hanımefendinin romanlarını okuyanlar, aradaki benzerliği fark edecektir. Bu konuda Atsız Hoca’nın, bana göre Türk romancılığının zirvesi olan Safiye Erol’dan etkilendiği ortadadır. Zâten Atsız Hoca, bu benzerliği gizlememiş, birkaç defâ vurgulamıştır. Romanın içinde de Safiye Erol’a selâm çakarak, onu anarak göstermiştir.

            Ruh Adam, târihin, masalların, siyâsetin, askerliğin, ihânetin, çıkarların, aşkın ve şerefin romanıdır… Okuyunuz efendim…
KUTLU ALTAY KOCAOVA

19.08.2017

11 Ağustos 2017 Cuma

ORTADOĞU TÂRİHİNE DÂİR ÇOK ÖNEMLİ BİR KAYNAK: PAYİTAHTIN SON YILLARINDA BİR SEFİR

 

           Klasik Yayınları, 2006 yılında çok önemli bir eseri Türk okurlarına sundu. Osmanlı topraklarında İrân’ın son büyükelçisi olan Han Melik Sasanî’nin “Yadbudha-yı Sefaret-i İstanbul” eseri, Hakkı Uygur tarafından Türkçe’ye “Payitahtın Son Yıllarında Bir Sefir” adıyla çevrildi.

            Han Melik Sasanî, İrân diplomasi kademelerinin birçok alanında görev yapmış, oldukça tecrübeli bir isim ve genel olarak görev yaptığı yerlerdeki diğer yabancı diplomatlarla arası iyi olmuş olan biri. Kitâba baktığımızda tam bir İrân vatanseveri ve milliyetçisini görüyoruz. Bununla berâber bu duygu ve düşünceleri, verdiği bilgilere yansımamaktadır.

            Bu kitâb, hem Osmanlı’nın, hem İrân’ın, hem de genel olarak Ortadoğu’nun 19. yüzyılın ortasından îtibâren neler yaşadığını ortaya koyduğu gibi bu yaşananların sebeblerini de ortaya koyuyor. Sasanî, beklenmeyecek ölçüde bir özeleştiri sunuyor ve bu özeleştiri ile Ortadoğu’nun yaşadıklarının sebeblerini ortaya koyuyor.

            Elçilik arşivine dayanarak verdiği bilgiler ile Osmanlı’nın son döneminde yaşanan ve bilmediğimiz birçok konuyu ortaya koyuyor. Ancak kitâb, 1965 yılında yazılıp, 2006 yılında Türkçe’ye çevrilmiş olmasına rağmen, maâlesef Türkiye’de söz konusu döneme dâir araştırma yapanların çok az kullandığı bir eser. Şimdiye kadar sâdece birkaç makâle ve kitâbda kaynakça olarak kullanıldığını gördüm ki, bu Türk yakın târih araştırmacıları açısından büyük bir eksiklik. Özellikle Sultân 2. Abdûlhâmid dönemi ile İttihâd Terakkî dönemine dâir araştırma yapacak târihçilerin mutlâka okuması gereken bir eser.

            Yazar, bir yandan, soyadından bekleneceği üzere, Fars millîyetçiliğine sâhib olsa da, İrân coğrafyasına hâkim olan bütün yönetimleri, genel olarak İrânlı olarak nitelemektedir. Öyle ki, İrân’dan Osmanlı’ya gönderilen elçilerden söz ederken, Emîr Timur’un, Bayındır Uzun Hasan’ın (Ak Koyunlular) gönderdiği elçileri de saymaktadır. Anlatımlarına bakılırsa, İrân târihini tek parça olarak ele almakta ve aradaki Fars, Arab, Türk bütün yönetimleri, İrân devletinin parçası olarak nitelemektedir.

            Ayrıca eserin bir diğer önemli tarafı da, İrân topraklarındaki Türk kökenli yönetimin Farslaşmasının adım adım görülebilmesidir ki, Han Melik Sasanî, bunu çok güzel bir biçimde ortaya koymuştur. Bununla birlikte Osmanlı topraklarında yaşayan Şiîlere yönelik ilgisi de oldukça önemlidir. Kendisi Bektâşîleri, Alevîleri ve Tahtacıları, gulât (aşırı) Şiî olarak nitelemektedir ve bu konuda çok önemli istatistikler ve bilgiler vermektedir.  

            Sasanî, Osmanlıların İrân’a yönelik politikalarını da sık sık eleştirmektedir. Ancak eleştirirken kullandığı dil, Osmanlı’ya dâir düşüncelerini ortaya koymaktadır. Bununla berâber Osmanlıların İrân vatandaşı Türklere olan politikasına dâir yazdıkları da oldukça serttir. Bununla birlikte bu yazılanlar, Osmanlı politikası konusunda bilgi edinmek isteyenler için oldukça önemlidir. Özellikle Osmanlıların Turan ve İslâm birliği politikası, bu politikalar doğrultusunda askere alınan İrânlılar (Türk ve Fars) konusunda bilgi edinmek isteyenler, mutlâka okumalıdır.

            Sasanî, bir edebiyatçı olmamasına rağmen oldukça akıcı ve etkili bir dile sâhibdir. Dolayısıyla okurken, okuyucuyu zorlamadığı kitâb, kolay okunabilmektedir. Bu, kendisi açısından önemli bir noktadır. Bununla birlikte Klasik Yayınları’nın çevirisi açısından bâzı sıkıntılar bulunmaktadır. Elbette dille ilgili bir sıkıntı bulunmamaktadır. Ama Hicrî Şemsî (Osmanlıların Rûmî dedikleri İrân takvîmi) ve Hicrî Kamerî takvimlerin milâdî takvimle karşılıkları verilirken, bâzı hatâların yapıldığı görülmektedir. Umarım ileride, eserin ikinci baskısı yapılırsa (bunu hak ediyor), düzeltilmiş olur.           
            Bu kitâbda Ortadoğulu toplumların (Türk, Arab, Fars) sosyolojik yapıları, bürokratik yolsuzlukları, çürümüşlükleri bulacaksınız. Çok değerli istatistiklere ulaşacaksınız ve çok değerli hâtırâlar okuyacaksınız. Yâni bu kitâb, sosyoloji, istatistik, hâtırâlar ve en önemlisi de târih alanında okuyanlarla çalışanlar açısından çok önemli bir eserdir.


26 Temmuz 2017 Çarşamba

KADRAN KADRAJ - Gerçeğin, Gerçeküstünün ve Gerçekdışının Romanı



Kadran Kadraj… Koray Sarıdoğan’ın ilk romanı. 20 Mart 2015’te yayınlandı. Kitâbla buluşmam ise kitâb yayınlandıktan birkaç gün sonra gerçekleşti. Kadran Kadraj, sürrealist, fantastik, mistik bir roman ve gerçek, gerçek üstü ve gerçek dışı hakkında sorgulamalarla dolu olan bir eser.

Kadran ve kadraj… Ses olarak benzeseler de, pek ilgisi olmayan iki kavram. Biri, sa’âtlerle ilgili… Diğeri ise fotoğrafla ilgili… Sa’âtler konusunda pek bilgim ve ilgim olmasa da, fotoğraf, benim için en değerli ve anlamlı alanlardan biri. Bu kitâbın, benim için değerli olmasının nedenleri arasında fotoğrafçılığım etkisi büyük. Bununla berâber bu iki kavramın birbiri ile ilgisi pek olmasa da, öz olarak önemli bir yakınlığı var. Bu yakınlık ise, zamâna dâir olmaları. Her ikisinde de hareketin ortasında yaratılmış bir durgunluk var ve her ikisi de, insanoğlunun en büyük isteklerinden birini, bir nebze gidermeyi amaçlıyor: Zamânı durdurmak.

Koray Sarıdoğan’ın bu eseri, sorgulatan bir eser. Romanı okurken, insan ister istemez felsefenin içerisinde buluyor, kendini. Gerçeği düşünüyor. Gerçeğin, gerçekten var olup, olmadığını düşünüyor. Gerçek üstünü, gerçek dışını düşünüyor. Bunların birbiri ile ilişkisini düşünüyor. Yâni Kadran Kadraj’ı okuyacaklara tavsiyem, kitâbı ellerine almadan evvel önyargılarını, dogmalarını, sorgusuz suâlsiz benimsedikleri kabullenmeleri bir kenara bırakmalarıdır. Aksi takdirde ya kitâbı, okumayı bırakırlar ya da ciddî bir fikir sarsıntısına kapılabilirler ki, bu da oldukça güzeldir, aslında.

Romanda üç ana karakter var. Kalender, Kumru ve Kalender’in babası Celal… Tabiî kitâbın diğer ayrıntılarına girmeye gerek yok. Onu, okuyanların kendisinin bulması gerekir. Zîrâ bir kitâb, iki kişi tarafından yazılır. Biri yazarın kendisi, diğeri ise okur. Çünkü her okurun, görüşü ve algısı farklıdır. Bu yüzden de yazılanların okur zihnindeki karşılığı farklıdır. 

Bununla berâber romanın içerisinde uzun bir süre, herhangi bir gerçek üstü durumla karşılaşılmıyor. Doğal bir insan hayâtı… Hattâ Kumru ile bile yaşananlar, tanışma, yakınlaşma oldukça doğal bir seyir izliyor. Bu arada ikili arasındaki erotizm, oldukça başarılı bir tarza sâhip. Zîrâ ne seviyenin düştüğünü gösteren bir pornografiye, ne de insan doğasının engellemeye çalışan bir muhafazakârlık var. Sâdece doğal insan hayâtının bir parçası.

Dolayısıyla kitâbı okurken, insân hayâtının parçaları, gerçekleri ve doğası ile bunların ne kadar gerçek olduğunu sorguluyorsunuz ve tüm delilik algoritmalarını bildiği için iyileşmesi mümkün olmayan mutlak bir delinin yaptıklarını izliyorsunuz…

Benim kitâblar ve yazarlar hakkında, kendim de dâhil olmak üzere, bir düşüncem var. Genelde (genelleme yapmayı sevmesem bile) yazarların, ilk romanları daha güzel ve anlamlıdır. Tabiî olarak Koray Sarıdoğan için ikinci romanını da görmek gerekir. Ama onun için bir süre bekleyeceğiz. Beklerken ise, bekleme salonunda olanlara tavsiyem, bu güzel eseri, bir ân evvel edinmeleri ve okumalarıdır. Daha önce de dediğim gibi, okuyunuz efendim.

KUTLU ALTAY KOCAOVA


16.04.2015

29 Nisan 2017 Cumartesi

KİTÂBLARLA SÖYLEŞEN KİTÂB



            2017 yılı bize yeni bir eser kazandırdı. Kitâblarla yaşadığı sevgiyi, kitâblarla berâber yeni bir kitâba dönüştüren değerli Oğuzhan Saygılı hocamın “Kitaplarla Söyleşi 1” adlı eseri yayınlandı.

           Eserden söz etmeden evvel Oğuzhan hocamdan söz etmek isterim. Kendisi değerli bir eğitimci olmasının yanında Türkiye Kamu Çalışanları Vakfı Gâziantep şubesinde çok değerli faâliyetler yürütüyor. Bu faâliyetlerin başında ise “Okuduğumuz Kitabı Anlatıyoruz” etkinliğinin yeri ayrı.

            Bu etkinlik, etkinliğe katılan kişilerin, okudukları kitâbları orada bulunan insanlara sunması üzerinden gerçekleştiriliyor. Bildiğim kadarıyla birkaç yıldır devâm eden bu etkinlik, epey bölgeye ve farklı gruplara da yayılmış durumda. Bu çok güzel bir şey. Değerli Oğuzhan hocamın bu kitâb sevgisi ve tutkusunun öğrencilerine de geçeceğine adım gibi emînim. Zîrâ bir öğretmen olarak kitâb okuma konusunda en etkili üç kişi, kitâb okuyan öğretmen, kitâb okuyan anne ve kitâb okuyan baba olduğunu düşünüyorum. Önündeki örneklerin kitâb okuduğunu gören çocuk, ister istemez kitâb okumaya yönelmektedir. Tabiî, bu konuda dayatma yapılmayıp, çocuk özgür bırakılırsa, elbette çok daha etkili olur.

            Bu kısa girizgâhımızdan sonra esere gelecek olursak, kırk bir farklı yazıdan oluşuyor. Bu yazıların her biri, farklı bir kitâbın tanıtımı. Yazarımız önsöz kısmında “tanıtım yazısı mı, tahlil mi, kitap özeti mi, eleştiri mi” olduğuna okurun karar vereceğini söylüyor. Bunda sonuna kadar haklı. Zâten aynı zamanda bir yazar olarak her zaman kitâbların iki yazarının olduğunu söylerim. Biri, yazar; diğeri okuyucu… Çünkü okuyucu, çoğu zaman kitâbın yazarından bambaşka bir kitâb okumuş olur. Elbette bu bizim zihnimizin güzelliğidir. Peki, kitâbın ilk okuyucularından biri olarak bu kitâb, bana göre neyi ifâde ediyor?

            “Kitaplarla Söyleşi”, tanıtım yazıları, tahliller ve eleştirilerin hepsini ama bunların da ötesinde bir şeyi barındırıyor. O da kırk bir yazının tamâmının aynı zamanda birer makâle ve deneme olduğu gerçeği… Kitâbı okuyanlar ya da ilgili gazete ve dergilerde belirtilen târihlerde okumuş olanlar, kitâb tanıtımının ötesinde olduğunu fark edeceklerdir. Zîrâ gördüğümüz şey, hem bunları kapsayan, hem de dışında ve bağımsız olan bir şey… Bu çok önemli. Eğer bu eseri, sâdece kitâb tanıtımı ya da eleştirisi olarak okursanız, hem haksızlık etmiş olursunuz, hem de hatâlar bulabilirsiniz. Meselâ bir kitâb eleştirisi ya da değerlendirmesi yazılırken, genel olarak kitâbın genel konusu dışında, detay teşkil eden bilgi verilmemeye çalışılır. Yâni kitâbı, okuyucunun gidip alması ve okuması beklenir. Oğuzhan bey, öyle yapmıyor. Kitâbı tanıtırken, aynı zamanda kitâbın içinden değerli bilgiler veriyor. Bu da söz konusu yazıyı, tanıtım, eleştiri ya da değerlendirme yazısının dışına, daha üst bir boyuta taşıyor. Bu da muazzâm bir sentez aslında. Yâni kitâblara dâir yazılan yazılarda hem kitâb tanıtımı, hem kitâb eleştirisi, hem kitâb değerlendirmesi, hem de değerlendirilen kitâbın konusu üzerinden bir makâle ya da deneme, hem de bunların komple birleştirilmesi, sentez hâline getirilmesi.

            Bu durum kitâba çok önemli bir özellik daha kazandırıyor. O da eserin kırk bir kitabın değerlendirmesi ile sınırlı kalmaması. Yâni bu yönüyle kırk bir kitâb yazısının altında iki yüze yakın kitâbı bulabiliyoruz. Tabiî, bu kitâblar, çoğunlukla incelenen kitâbların kaynak olarak kullandığı kitâblar. Ancak çoğu kitâb yazısında kaynakçada belirtilen kitâblara pek vurgu yapılmaz. Elbette bir kitâb yazısı için kaynakça kitâblara vurgu yapmak çok gerekli değildir. Ancak yazarımız böylece tanıttığı ya da adını duyurduğu kitâbların sayısını da arttırmış oluyor. Meselâ “Cemal Paşa ve Ermeni Göçmenleri: 4. Ordu’nun İnsani Yardımları” başlıkları yazıyı okuyanlar, Ali Fuat Erden’in 1. Dünyâ Savaşı’nda Sûriye cephesini anlattığı “Suriye Hatıraları” adlı eserini de görecektir. Aynı şekilde Halil İnalcık’ı anlatan kitâbın tanıtımında birçok kişi, ister istemez Halil İnalcık’ın yazdığı kitâblarla ilgilenecektir.

            Bu durum, kitâbın sunuş yazısını hazırlayan değerli İskender Öksüz’ün de dikkâtini çekmiş ki, sunuş yazısının son paragrafında şöyle demiş: “41 yazıda, birkaç sayfa içinde bazen bir, bazen birkaç kitabı birden öğreniyorsunuz”. Evet, bu gerçek bir başarı hikâyesidir ve her yönüyle çok değerlidir.

            Bununla berâber kitâbın son kısmının Tatar Türklüğünün büyük aydını Fâtih Kerimî’ye ayrılması ise çok güzel bir davranış olmuş. Maâlesef, Türkiye’de Türklüğün ve Türk milliyetçiliği düşüncesinin büyük isimlerinden olan bu aydın, pek tanınmıyor. Hattâ konunun uzmanları dışında bilen yok desek, ne yazık ki, yanılmış olmayız. Kitâbın sonundaki üç yazıdan oluşan Fâtih Kerimî bölümü, hem bu büyük aydınımıza bir selâm, hem bu konuda ele alınan üç kitâbın yazarlarına (Fâzıl Gökçek ve Hayri Ataş) bir teşekkür, hem de okuyuculara değerli bir aydınımızın tanıtılmasıdır.

            Bu kitâbda hâtırâlar var, edebiyat var, başarılar var, kişisel gelişim var, târih var, sosyoloji var, psikoloji var ve en önemlisi Türklüğün ve insanlığın kendisi var. Kişisel gelişim kitâbı yazacak olanlara güzel ve etkili eleştiriler yer alırken, ne yapmaları gerektiği var; insanları başarıya ve mücâdeleye götüren hikâyeler yer alırken, kendi özeleştirimiz var. Günlükler, hâtırâlar, biyografiler yer alırken, târihin kendisi ve târihe bir de nasıl bakmamız gerektiği var. Savaşların târihin gölgesinde kalmış, sessiz insanların târihi var. Türklerin sosyolojik ve psikolojik yapısı yer alırken, bundan nasıl çıkabileceğimiz var. Fâtih Kerimî’nin İstanbul’da gördüğü ve büyük hayâl kırıklığı yaşamasına sebeb olan olayların, aslında büyük çöküşümüzün nedeni olduğu gibi bu durumdan kurtuluş için başarı hikâyelerinde yer alan çözüm var. Bu yönüyle de görebilen gözler ve anlayabilen zihinler için yazıların hepsi, birbirleriyle ilişkili…

            Ne diyelim, okuyunuz efendim… Kendinizi bulacaksınız…

KUTLU ALTAY KOCAOVA


03.02.2017

6 Şubat 2017 Pazartesi

BİR MEŞRÛTİYET DÖNEMİ KURGUSU: HORUS’UN GÖZÜ



            Geçen hafta sonu yeni çıkan bir kitâbı aldım. Serdar Alp Öztürk’ün “Kıyamete Dört Kala, Horus’un Gözü, İstanbul” adlı romanı, kendisinin ilk romanı olma özelliğini taşıyor. Büyük ihtimâlle romanı ilk okuyanlardan biri olarak kendimi şanslı hissettiğimi söyleyerek başlayabilirim.

152 sayfa olan eseri, oldukça akıcı olan dili sâyesinde birkaç saât içerisinde okumak mümkün. Bununla berâber yazar, olay kurgusunu oldukça başarılı bir biçimde kurmuş. Hiçbir noktada mantık dışı unsur yer almadığı gibi olayların birbirine bağlantısı da çok iyi oluşturulmuş.

Yazarın betimlemeleri de oldukça başarılı. Bu noktada yazarımızı tebrik etmemiz gerekiyor. Özellikle İstanbul’a dâir anlatımları okurken, kendinizi olayın parçası olarak buluyorsunuz. Betimlemelere bakılarak dönemin İstanbul’u ile romanda yer alan birçok yere ilişkin, yazarın çok iyi araştırma yaptığını söyleyebilirim. Bu noktada dönem içerisinde İstanbul’da yaşanan birçok olaya da yazar tarafından vurgu yapıldığını görüyoruz ki, bu da romana ayrı bir hava katıyor.

            Eser, Meşrûtiyet Osmanlısı’nda geçiyor ve esâs olarak dünyâyı sömürdüğü ve yönetmeye çalıştığı düşünülen masonik güçlerin Osmanlı üzerindeki planları üzerine gâyet iyi bir şekilde ilerliyor. Roman, üç karakter üzerinden hareket ediyor ve İstanbul’dan başlayıp, Haleb’e, oradan da Bâbil’e ve tekrâr Haleb üzerinden İstanbul’a uzanan bir yolculuğun hikâyesi, Sultânahmet’teki Dikilitaş’ın üzerinde yer alan Horus’un Gözü figürü esâs alınarak anlatılıyor… Osmanlı’nın son döneminde gerçekleştirilen ve maâlesef pâdişâh tarafından onay verilen sözde arkeolojik kazıların asıl amacının sorgulanması ve vurgulanması ise dikkâte değer bir durum. Ayrıca İstiklâl Savaşı yıllarında İstiklâl için olumlu ya da olumsuz önem oluşturan birçok yerin lehte ya da aleyhte yer bulduğunu da görüyoruz ki, bu durum, hem romana ayrı bir heyecân ve gizem katmış, hem de dönem şartlarında Osmanlı’nın ve Türklerin nasıl bir düşmanla karşı karşıya olduğunu güzelce göstermiş.

            Bunların yanında romanın, son döneminde Osmanlı’nın yıkımı için uğraşan, özellikle Arabları harekete getirmeye çalışan İngiliz ve Batılı güçlere karşı istihbârat operasyonlarında şehîd düşen nice isimsiz kahramana yönelik sessiz ve içten bir selâm olduğunu da söylersek, pek yanılmış olmayız. Bu yönüyle de eser, ayrı bir övgüyü hak ediyor. Elbette vatânî ve millî duygularımızı okşayan birçok eser var. Ancak bunu başarılı ve etkileyici bir biçimde yapmak ve sunmak, her zaman takdiri gerektiren bir durumdur.

            Heyecânın hiç bitmediği eser, vurucu ve etkileyici bir sona sâhib olsa da, bana göre bir devâm romanına kapı aralayacak ya da izin verecek şekilde sonlandırılmış. Bu da beni ister istemez, ikinci roman için beklentiye soktu. Bu elbette bir roman için güzel bir şey.

            Târih ile gizemi bir arada yaşamak isteyen okuyucular, bu eseri kesinlikle tavsîye ederim. Dolayısıyla yazarımıza böyle bir eseri, bize kazandırdığı için teşekkür ederim… Okuyunuz efendim…

KUTLU ALTAY KOCAOVA
06.02.2017


31 Ocak 2017 Salı

Alanında Bir İlk: Son Bilgiler Işığında Kürşad İsyânı



           Geçtiğimiz kasım ayında İslâm öncesi Türk târihi ve Sinoloji üzerine çalışmalarıyla tanıdığımız değerli hocamız Prof. Dr. Tilla Deniz Baykuzu’nun “Son Bilgiler Işığında Kürşad İsyanı” adlı eseri yayınlandı. Gerçi ben, ancak dün edinebildim ama yine de geç olsun, güç olmasın diyorum.

            Bilindiği üzere Kürşad İsyânı, Türk târihinin en az bilinen ama edebî olarak en önde gelen olaylarından biridir. Atsız Hoca’nın târihçiliği ve edebiyatçılığını bir araya getirdiği bir karakterdir. Bununla berâber bu karakterin, isim babası da bizzât Atsız Hoca’dır. Gerçi Atsız Hoca, Osman Fikri Sertkaya ile olan konuşmasında Çin kaynaklarında Chieh-she-shuai ya da Chieh-she-er olarak bilinen kişinin Türkçe adı olarak neden Kürşad adını öngördüğünü uzun uzun anlatmıştır. Konumuz bu olmadığı için ayrıntıya girmeyeceğim, dileyenler Sertkaya’nın söz konusu makâlesini okuyabilirler[1]. Ancak tabiî olarak Atsız Hoca’nın ortaya koyduğu ismin, sâdece bir tahmîn olduğunu da söylememiz gerekir.

            Son Bilgiler Işığında Kürşad İsyanı, bu konuda Türkiye’de yazılan “ilk” akademik-bilimsel kitâb olma özelliği de taşıyor. Elbette bu konuyu ele alan birçok öykü, tiyatro eseri (Sabahattin Ali, 1936 yılında Esirler[2] adlı tiyatro oyununu yazmış ve kendince bir Kürşad yaratmıştır) ve roman ile akademik anlamda makâleler yazılmıştır ya da Göktürkleri konu alan akademik eserlerde yer almıştır. Ama doğrudan bu konuyu ele alan başka bir bilimsel eser bulunmamaktadır. Bu yönüyle de bir ilk olarak çok önemli bir noktadadır.

            Eser, akıcı bir anlatıma sâhiptir. Bu yönüyle akademik yayınların oldukça zorlandığı bir noktada önemli bir olumlu özelliğe sâhiptir. Eser, adından ve konusundan belli olduğu gibi merkezine Kürşad ve isyânını almakla birlikte aynı zamanda bir Göktürk ve aynı döneme dâir bir Çin târihçesi vermektedir. Bunları da son dönemde yapılan arkeolojik kazı ve buluntular ve coğrâfî verilerle zenginleştirmektedir. Bu konuda özellikle son dönemde o dönemde başkent Ch’ang-an şehri yakınlarındaki Chiu-ch’eng Sarayı’nda yapılan arkeolojik kazılara önemli yer verildiği gibi bu kazılarda elde edilen veriler de çok iyi bir şekilde kullanılmıştır.

            Bununla birlikte dönemin coğrâfî ve iklim yapısına dayalı yorumlar da önemli bir yer tutmaktadır. Türkiye târih eğitiminde maâlesef coğrafya ve iklimbilim genel olarak yadsınmakta ve bunun târihî olaylarda ne kadar önemli olduğu göz ardı edilmektedir. Oysa Tilla Deniz Baykuzu hocamız, Doğu Göktürklerin yıkılmasında ve Çin’e bağlanmasında bu coğrâfî etkenlere gerektiği gibi yer vermiştir. Böylece okuyucu, Çin’i istediği gibi haraca bağlayabilen, istediği gibi akın yapabilen Doğu Göktürklerinin birkaç yıl içerisinde nasıl Çin’e bağlandığını da anlayabilecektir.

            Eserin bu olumlu özelliklerinin dışında tamâmen dizgi sırasında gerçekleştiğini düşündüğüm iki hatâyı da söylemek durumundayım. Çin’e göç eden, günümüz ifâdesiyle ilticâ eden, Türk boyları verilirken, 629 yılında dokuz Göktürk erkininin üçer bin süvâri ile Çin’e göç edip, T’ang imparatoruna teslîm oldukları belirtilmekte ve parantez içerisinde 18 000 süvâri olduğu yazılmaktadır[3]. Oysa, her birinde üçer bin süvâri olması durumunda bunun 27 000 süvâri etmesi gerekir. Aynı şekilde birkaç sayfa sonra bu göçlerin topluca yer aldığı tabloda da 18.000(3000x9)[4] ifâdesi yer almaktadır ki, burada da 27 000 olarak verilmesi gerekiyordu. Elbette bu basit hatânın ikinci baskıda düzeltileceğini düşünüyorum.

            Son olarak Kürşad merkezli olarak Göktürkler ile çağdaşları olan Çinli Suei ve T’ang hânedânlıklarını berâberce öğrenmek istiyorsanız, bu eser, çok değerli ve önemli bir eserdir. Böyle bir eseri kaleme alarak, bir döneme ışık tutan ve aydınlatan Tilla Deniz Baykuzu hocama teşekkür ederim…

KUTLU ALTAY KOCAOVA

31.01.2017           




[1] Sertkaya, Osman Fikri, “Kür Şad Adının Etimolojisi veya Türk Tarihinde Kür Şad Adlı Bir Kişi Var mıdır?”, Gazi Türkiyat, Türkoloji Araştırmaları Dergisi, s.14, ss.1-10, Bahar 2014, Ankara
[2] Ali, Sabahattin, Kağnı, Ses, Esirler, Yapı Kredi Yayınları, Mart 2008
[3] Baykuzu, Tilla Deniz, Son Bilgiler Işığında Kürşad İsyanı, s.33, Kömen Yayınları, Kasım 2016
[4] a.g.e., s.37