22 Temmuz 2019 Pazartesi

DEDE KORKUT: TÜRKİSTAN-TÜRKMENSAHRA NÜSHÂSI VE İKİ ESERİN KARŞILAŞTIRMALI DEĞERLENDİRİLMESİ




Bilindiği üzere 2019 yılı Türklük ve Türkoloji açısından büyük bir keşfin yaşandığı yıl olarak târihe geçti. İrân’ın Türkmensahra bölgesindeki Gümbet şehrinde yaşayan Türkmen kökenli bir kitâb koleksiyoncusu olan Veli Muhammed Hoca, Tahran’da aldığı bir kitâbın “Dede Korkut” kitâbının farklı bir nüshâsı olduğunu anladı.

Bizim bu keşiften haberimiz değerli halkbilimci Prof. Dr. Metin Ekici’nin Bayburt Üniversitesi'nin düzenlediği "Dünya Kültür Mirası Dede Korkut Uluslararası Sempozyumu"nun 25 Nisan 2019 târihinde sempozyum açılış konuşmaları kapsamında yaptığı "Gizemli Bir Yazar ve Muhteşem Bir Eser: Dede Korkut Kitabı Niye Yazıldı?" konuşma ile oldu. Sonraki süreç ise mâlum... Sayın Ekici, Ötüken Neşriyât ile anlaştı ve bu keşfin bilimsel yayınını gerçekleştirdi. Aynı günlerde de değerli Türkolog Yusuf Azmun, aynı keşif üzerine çalışıyordu. Değerli Türkolog Timur Kocaoğlu ve Osman Fikri Sertkaya’nın da devreye girmesiyle Türk Dili Derneği’nin yayını olarak Kutlu Yayınları arasından çıktı.

Maâlesef, böyle bir keşif ve bu keşfin bilimsel yayını, ticârî rekâbetin de etkisiyle magazinleşmiş ve hoş olmayan adımlar atılmıştır. Söylenen sözler, yazılan yazıları elbette aktarmaya gerek yok. Ancak Türkiye’nin en yaygın kitâb satış sitesi olan kitapyurdu.com’da her iki eserin puanlamasına bakıldığında durum görülebilir. Sayın Ekici’nin hazırladığı eser için üç kişi, sayın Azmun’un hazırladığı eser için de bir kişi, en düşük notu vermiştir ki, bu onca emeğe ve esere haksızlıktır. Neyse, konumuz bu olmadığı için uzatmayağım ve her iki eseri ve bilim adamımızı karşılaştıracağım. Ancak bu yazı, bir Dede Korkut yazısı değil, bir kitâb karşılaştırma ve değerlendirme yazısı olacaktır.

Karşılaştırmayı yaparken, iki bilim adamımızın “konu” hakkındaki bilimsel çalışmalarını ortaya koyacak ve kapaklardan içeriğe, sözlükten indekse uzanacağım.

Öncelikle iki kişi de, alanlarında çok önemli bilim adamlarıdır. Sayın Ekici, Ege Üniversitesi Türk Dünyâsı Araştırmaları Enstitüsü’nde Türk Dünyâsı Araştırmaları bölümünde Türk Halk Bilimi anabilim dalında yer almakta ve çalışmalar vermektedir. Yüksek lisans tezi olarak "Dede Korkut Tesiri ile Teşekkül Eden Halk Hikayeleri"ni hazırlayan Ekici, doktora tezini de Köroğlu hikâyeleri üzerine vermiştir. Son olarak Mart 2019’da güncellenen Ege Üniversitesi’ndeki kişisel sayfasında1 yüksek lisans tezi, yönettiği tez, kongre ve sempozyum bildirisi, makâle ve kitâb olarak Dede Korkut üzerine 16 çalışma yaptığı görülmektedir. Tabiî, son çalışmalarla birlikte yirmi civârında olduğunu söyleyebiliriz. Dolayısıyla sayın Ekici, bu konuda Türkiye’de en yetkin kişilerden biridir, dersek yanlış olmaz.

Sayın Azmun, 1966 yılında “Reşid Rahmeti Arat İçin” adlı armağan kitâbında yayınlanan “Türkmen Halk Edebiyatı Hakkında” adlı eserden beri Türkoloji’nin en önemli isimleri arasında yer almıştır. Kendisinin İrân vatandaşı bir Türkmen olması ve yaşadığı Türkmensahra (Günbed) bölgesinin Türkistan’ın kapısı olmasından dolayı hem Fars, hem Türkmen ve Türkistan halk kültüne hâkim olmuştur. Kendisi ayrıca Hoca Ahmed Yesevî ve Orkun yazıtları hakkında da önemli çalışmalar yapmıştır. Ünlü Kırgız edebiyâtçı Cengiz Aytmatov’un kendisi hakkındaki yazısı da, ayrıca önemlidir2. Dolayısıyla sayın Azmun için de bu konuda Türkiye’nin en yetkin kişilerinden biridir, dersek yanlış olmaz.

Bir kitâbda kapağı çok önemsemesem de, hem kitâbın tanıtımı açısından, hem de san’ât açısından kitâb kapağı, bâzen çok önemli ve değerli olabiliyor. Ötüken Neşriyât, bu konuda Kutlu Yayınevi’ne göre daha özenli diyebiliriz. Değerli resim san’atçısı ve Akdeniz Üniversitesi’nde Dr. Araştırma Görevlisi olarak görev yapan Mehmet Sağ’ın çizdiği tablo, san’at değeri yüksek bir kapak hazırlandığını gösteriyor. Kutlu Yayınevi’nin hazırladığı kapak da göze hoş gelmekle birlikte değerli Mehmet Sağ’ın ağırlığı kendisini göstermektedir.

İki eserin içeriğine gelirsek, ki bana göre en önemli kısım budur, dil açısından iki eser arasında herhangi bir fark yoktur. Sayın Azmun’un hazırladığı eser, metin, çeviri, sözlük ve tıpkıbasım bölümlerinden oluşmaktadır. Bununla birlikte öndipnotlar (Dipnot numarası, bilindiği gibi sözcükten hemen sonra eklenir. Öndipnot numarası ise sözcüğün başında yer alır.) hakkında bir açıklama yer almaması, olumsuz bir durumdur. Bu durum, okumayı zorlaştırdığı gibi gereksiz bir kafa karışıklığı da yaratmaktadır. Oysa yayınevi tarafından öndipnotların, orjinal nüshâdaki satır numarasını verdiği belirtilseydi herhangi bir kafa karışıklığı yer almazdı.

Sayın Ekici’nin hazırladığı eser de tıpkıbasım, çeviri, sözlük ve indeks bölümlerinden oluşmaktadır. Bununla birlikte sayın Ekici’nin eserini öne çıkaran bir durum vardır ki, o da eserin “Orjinal Metin (Tıpkıbasım) Transkripsiyon” bölümüdür. Burada orjinal metin ile Lâtin harflerine aktarılan kısım yan yana verilmiştir. Öyle ki, ilk sayfa orjinal metin, yanındaki sayfa da Lâtin harflerine aktarımıdır. Lâtin harflerine aktarılan kısım da satır ve satırdaki sözcük sayısı orjinal metne göre belirlenmiştir. Bu yüzden her sayfada on dört satır bulunmaktadır. Bu elbette, eserin sayfa sayısını arttırsa da, okumayı inanılmaz derecede kolaylaştırmaktadır. Öyle ki, sâdece bu bile konu hakkında akademik çalışma yapacak olanların ya da öğrencilerin tercih etmesi için yeterlidir.

Her iki eser de sözlük bakımından yeterlidir. Eseri okuyan birinin ayrıca sözlük karıştırmasına çok gerek kalmaması, eserin okunabilmesi açısından önemli bir kolaylıktır.

İndeks kısmına gelirsek, maâlesef Kutlu Yayınevi’nin yayınladığı eserde indeks yer almamaktadır. Bu böyle değerli bir eser için çok büyük bir eksikliktir. Meselâ iki eseri elime aldıktan sonra Ötüken Neşriyât baskısında “Kürdistânuñ büyügi”3 ifâdesini gördüm. Hemen yan sayfadaki orjinal metinden de doğrulatma fırsatı buldum. Ancak aynı ifâdeyi Kutlu Yayınevi baskısında görebilmem için eserin tamâmını okumam gerekti. Bunu yapabilmek için de ilk olarak sayın Azmun’un hazırladığı eseri okudum ve aynı ifâdeyi4 görebildim. Bu da bir örnek olarak indeksin önemini göstermektedir. Kaldı ki, günümüzde neredeyse bütün akademik eserlerde indekse büyük önem verilmektedir.

Her iki eser, alanında en değerli eserler olarak yerlerini almıştır. Bununla birlikte sayın Azmun, iki boylama olduğunu söylerken, sayın Ekici ve konu hakkında diğer uzmanlar (Ahmet Bican Ercilasun, Nasır Şahguli, Veliyullah Yakubi, Şahruz Ak Atabay ve Dr. Sara Behzad gibi) tek boylama olduğunu söylemektedir. Tabiî, konunun uzmanı olmadığım ve yazının da konusu bu olmadığı için bunun üzerinde durmayacağım. Belki, bu konuda ayrı bir sempozyum yapılır ve konunun uzmanı olan bilim adamları bir araya gelerek, gerçeği ortaya koyarlar.

Her iki eser de, Türkoloji târihinde yerini aldı. Bu yüzden Kutlu Yayınevi’ni de Ötüken Neşriyâtı da tebrîk etmek gerekir. Ayrıca bana gelen ve sekiz sayfası boş çıkan kitâbı değiştirip, yenisini (berâberinde ayrıca bir başka yayınlarını daha gönderdiler) gönderen Kutlu Yayınevi’ne, bu incelikleri için teşekkür ederim. Bununla birlikte umarım Kutlu Yayınevi, eserin ileriki baskılarında indeks eklerler. Böylece de eser içerisinde inceleme yapılmasını kolaylaştırırlar.

Her iki yayınevine de böyle bir eseri, bize kazandırdıkları için teşekkür ederim.

KUTLU ALTAY KOCAOVA

22 Temmûz 2019

1https://avesis.ege.edu.tr/metin.ekici/cv (Erişim târihi: 22/07/2019)
2Azmun, Yusuf, Dede Korkut’un Üçüncü Elyazması, Soylamalar ve İki Yeni Boy ile Türkmen Sahra Nüshası, s.169-175, Kutlu Yayınevi, 1. Baskı, İstanbul, Haziran 2019
3Ekici, Metin, Dede Korkut Kitabı, Türkistan/Türkmen Sahra Nüshası, Soylamalar ve 13. Boy, Salur Kazan’ın Yedi Başlı Ejderhayı Öldürmesi, s.81, Ötüken Neşriyât, 1. Baskı, İstanbul, Haziran 2019
4Azmun, Yusuf, Dede Korkut’un Üçüncü Elyazması, Soylamalar ve İki Yeni Boy ile Türkmen Sahra Nüshası, s.44, Kutlu Yayınevi, 1. Baskı, İstanbul, Haziran 2019

30 Aralık 2018 Pazar

100.000


                                                    Otomatik alternatif metin yok.

100.000… Mehmet Levent Kaya’nın yeni romanı. Uygurlardan ve onların bir nevî opera olan dor adlı san’atlarından söz ettiği “Çölde Dor”, günümüz Moğolistan’da geçen ve merkezinde Sakha Türkü bir genç ile Altaylı bir Türk kızının yer aldığı, Sibirya coğrafyasını önümüze seren “Ölüöne”nin yanına, üçüncü romanı 100.000 yerleşmiş durumda.
100.000 adı, birçok kişi tarafından ilginç bulunabilir. Tümen, 10.000; Bumın da, 100.000 anlamına geliyor. Yâni Bumın Kağan’ın iktidâra gelip, hânedânını kurmasını anlatan bir roman.
Roman, bir aşk hikâyesi ve bu aşk hikâyesinin şekillendirdiği savaşı ele alıyor. Göktürk târihi konusunda biraz bilgisi olanlar, az da olsa bu konuda bilgi sâhibidirler, elbette. Kaldı ki, bir romanın incelenmesinde pek detaya girmemek lâzım. Yazarımız, bu aşk hikâyesini, asıl hikâye olan Bumın Kağan’ın yaşamı içerisinde oldukça güzel bir biçimde örmüş ve yerleştirmiş. Bu açıdan takdir etmek gerekir.
Ayrıca özellikle Ölüöne romanında gördüğümüz bölgeye dâir coğrafya bilgisini bu romanda çok iyi görüyoruz. Hattâ diyebilirim ki, şimdiye kadar okuduğum romanlar içerisinde bozkırın ve Ötüken bölgesine dâir en başarılı anlatımlar, bu eserde yer alıyor. Bozkırın iklimi, coğrafyası, bozkır toplumlarının yaşamı, hayvanlara verdikleri önem, çatışmaları, hangi zamanda, hangi gıdâları aldıkları, kımız ve arak gibi içkilerini nasıl yaptıkları, çok başarılı bir şekilde anlatılıyor.
Romanın dili akıcı. Ancak yazarımız, döneme dâir daha canlı bir anlatım sağlayabilmek ve Türkçe sözcükleri kullanmak amacıyla Türkiye Türkçesi’nde pek bilinmeyen ama Kazak, Altay ve diğer Türklerin bildiği sözcükleri kullanmayı seçmiş. Bu elbette, okurken, sık sık ara vermeye yol açsa da, dipnotlarda belirterek Türkiye Türkçesi’nde kullandığımız bir çok yabancı sözcüğün Türkçesini öğrenmemizi sağlamış. Bu açıdan oldukça güzel bir durum.
Romanın sonu, ucu açık bittiği için devâm olarak, ikincisi yazılabilir. Tümen Yabgu’nun Bumın Kağan oluşunu, mücâdelesini, savaşlarını, kağan seçiminin nasıl yapıldığını ve bütün coğrafyayı, kısaca bozkır yaşamının nasıl olduğunu anlamak isteyenlerin mutlâka okuması gereken bir roman… Okuyunuz, efendim…

16 Aralık 2018 Pazar

Yeni Bir Fikir - Dost A.Ş.




Bütün varlığını dünyaya ilan etmeden yaşamanın seni sınırlayacağını düşünüyorsun, biliyorum. Yalnızca insanlara gösterilebilir şeyler yaşamaya çalışıyorsun artık; kendin için değil başkaları için yaşıyorsun tecrübelerini. Yalnız olmaktan korktuğunu biliyorum. Ama bu acınacak hâlimizi değiştirmiyor: Sonuçta hep yalnızız; ve daha önemlisi, asla yalnız değiliz.”

Bu paragraf, Dost A.Ş.’nin karakterlerinden birine âid. Dost A.Ş., İsmâil Biçer’in ikinci romanı. Daha önce 2016’da Düş Cambazı adlı bir roman kaleme almış. Henüz onu okumadığım için bir şey diyemem ama internetten arka kapak yazısına bakınca ilgimi çektiğini ve Dost A.Ş.’deki gördüğüm tarz ile yakın olduğunu söyleyebilirim.

Dost A.Ş., Karakum Yayınları tarafından yayınlanmış bir eser. Genel olarak aynı isimli bir danışmanlık şirketi üzerinden kurgulanmış bir hikâyeyi bize sunuyor. Buna göre toplum içinde çeşitli sorunları olan insanların yakınlarının başvurusuyla devreye sokulan bir psikolojik hizmet dersek yanlış olmaz. Tabiî, burada bu psikolojik hizmetin ne olduğu önemli. Kitâbın da farkı burada.

Dost A.Ş. adlı şirketin verdiği hizmet, diğer psikolojik hizmetlerden epeyce farklı... Psikoloji ve oyunculuk konularında eğitim almış elemanlar, yakınları tarafından başvurulan kişilerle bir haftalık bir dostluk kuruyorlar. Yâni insanlara kaybettikleri en önemli özelliklerinden birini tekrar kazandırmaya çalışıyorlar.

Eser, konusu îtibâriyle özgün. Bildiğim kadarıyla bu ya da benzeri bir konuda kitâb yazıldığını görmedim. Dolayısıyla kitâbın bu özgün yapısı, onu etkileyici kılıyor. Öyle ki, kitâbı okuyan bâzı girişimcilerin bu tarzda bir danışmanlık şirketi kurmasına şaşırmayacağımı söyleyebilirim. Birçok kişiye yeni bir girişimcilik dalı olarak fikir verebilir.

Ayrıca hikâyenin başlangıcı, okuyucuyu kendisine bağlamak noktasında oldukça etkileyici bir yapıda. Bu bir kitâb için çok önemlidir. Genelde girişi etkileyici olmayan kitâbların ilerleyen sayfalarda bunu yakalaması çok zor olur. Dolayısıyla yazarımız, bu konuda kitâbın ilk cümlesinden bizi bağlamayı başarıyor. Ancak kitâbın diğer iki başarısını da vurgulamamız gerekir ki, o da kitâbın girişindeki anlatımın her sayfasında güçlenerek devâm etmesi ve sonucu da başlangıç ve iç kısımlardan daha da etkileyici bir biçimde tamamlaması. Yâni kitâbın dilinin akıcılığı, okuyucunun romanı bırakmak istememesini sağlamak... Bu çok önemli...


İyi bir kitâb okuyucusu, okuduğu kitâbın bitişini maddî olarak bitişten değil, sonuçtaki anlatımdan anlamak ister. Yâni okuduğunuz kitâb biterken, eğer bir devâm kitâbı olmayacaksa, mümkün olduğu kadar en vurucu şekilde bitmesi gerekir. Bir devâm kitâbı olacaksa bile vuruculuğu yakalamak önemlidir. Ama tabiî, bu durumda açık kapı bırakmak gerekeceği için bu farklı bir şekilde olur. Yine de her iyi kitâb, vurucu bir sonla bitmelidir. Böylece kitâbı okuyup, kapağını kapatan kişinin üzerindeki etkisi devâm edebilsin. Yazarımız bunu çok güzel bir biçimde yerine getirmektedir.

Bir roman için diğer önemli bir özellik, hikâyenin aktarımında çelişkilerin olmamasıdır. Eğer bir hikâye aktarılırken içinde çelişkiler barındırıyorsa, bu ciddî bir değer kaybına sebeb olur. Ancak yazarımızın bu konuda dikkâtli olduğu görünmektedir. Zîrâ romanın içerisinde tutarlılığa son derece önem verilmiştir. Hattâ bir ân çelişki mi var dediğiniz kısımların bile son derece tutarlı olduğunu, bu kısımların da romana ayrıca değer kattığını görüyorsunuz.

Kitâbın başından sonuna kadar bir sinema filmi, hayâl etmedim dersem yalan olur. Gördüğüm kadarıyla senaryo hâline getirilmeye de oldukça uygun olan bir eser. Belki bir gün, “Dost A.Ş. sinemalarda” diye bir afiş görebiliriz. Kim bilir...

Sözün özü, çok beğendiğim ve okurken zevk aldığım bir eser olmuş. En kısa zamanda yazarımızın ilk kitâbı olan “Düş Cambazı”nı da okuyacağıma emîn olabilirsiniz.... Okuyunuz, efendim... Okumak güzeldir...

16.12.2018

KUTLU ALTAY KOCAOVA


9 Kasım 2017 Perşembe

SAVAŞÇININ DOKUZ İLKESİ’NE DÂİR

     
   


            Geçtiğimiz ekim ayında çok değerli bir kitâb, hayâtımızdaki yerini aldı. Üstelik başucu kitâbı olacak derecede güçlü, önemli ve değerli bir kitâb olarak… Savaşçının Dokuz İlkesi, değerli Mete Aksoy’un, liderlik, strateji, askerlik, iş dünyâsı ve benzeri alanlarda okuduğu, incelediği yüzlerce eserin sonucunda ortaya çıkan bir sistematik yapı…

            Şimdiye kadar birçok kitâb yazısı yazdım. Ancak hiçbirine bu şekilde giriş yapmadım. Böylece kitâbın beni ne kadar etkilediğini göstermek istiyorum. Historia Yayınları’nın henüz yayınladığı ilk kitâbla böyle bir başarı yakalamasını da tebrîk etmek gerekir. Yazar Mete Aksoy ise zâten gerek Türkiye’de, gerek ABD’de yaptığı çalışmalar ve ortaya koyduğu eserlerle bildiğimiz ve değer verdiğimiz biri…

            Kitâb, adında görüldüğü gibi savaşçının dokuz ilkesi üzerine hareket ediyor. Elbette buradaki savaşçı kavramı, sâdece askerî anlam ifâde etmiyor. Askerler, iş adamları, siyâsetçiler ve daha birçokları. Yâni aslında hayâtın kendisini ifâde ediyor. Hayât mücâdelesinin nasıl kazanılacağını…

            Yâni kitâbı okuyan herkesin, kendisinden bir şeyler bulabileceği bir eser. Meselâ bir öğretmen olarak ben, kitâbın ortaya koyduğu “basitlik ilkesi” üzerinden öğrencilerimle bir çalışma yapmaya başladım bile… Yazar Mete Aksoy’un birkaç hafta evvel sosyal medya üzerinden paylaştığı, kendisine sorulan bu kitâbın, kızları etkilemeye karşı da işe yarayıp yaramayacağına dâir bir soru da, aslında çok önemli. Bu kitâbın, hayâtın her alanına hitâb edebildiğini ve herkesin “hedef ilkesi” doğrultusunda önemsediği konuda faydalanabileceğini gösteriyor ki, bu muazzâm bir başarıdır.

            Yazarımız, kitâbın başında kendisinin de insan olduğuna vurgu yaparak, hatâ yapabileceğini söylüyor. Ancak kitâbın içerisinde birkaç harf hatâsı ve sıralama hatâsı dışında bir hatâ olmadığını söylememiz gerekir. Harf hatâları, oldukça doğaldır ve yaklaşık dört yüz sayfalık bir eserde olmaması imkânsızdır. Bunu da kitâbı alıp, basitlik ilkesinin ikinci kuralını okuyanlar anlayacaktır. Dolayısıyla böyle bir eserde, bu kadar az harf hatâsının olması, büyük bir başarıdır. Bu noktada kitâbın editörünü tebrîk etmek gerekir.

            Bununla birlikte “Kuvvet Tasarrufu Prensibinin Teorisi” kısmında bir sıralama hatâsı bulunuyor. Prensibin “sıklet merkezi prensibi” ile ilişkisi anlatılırken, sıklet merkezi prensibinin bir sonraki bölümde anlatılacağı için kısaca geçileceği söyleniyor. Ancak aslında bir önceki bölümdeydi. Sanırım yazım esnâsında kuvvet tasarrufu prensibi daha önce yazıldığı için dikkatten kaçmış. Ancak kitâba etkisi olmadığı ve bir sonraki basım için rahatlıkla düzeltilebileceği için üzerinde durmamak gerekir.

            Kesinlikle söyleyebilirim ki, bu kitâbı okurken, bir subay olsaydım, bütün astlarıma okumalarını emrederdim; Harp Okulu ya da Harp Akademileri’nde görevli olsaydım, okuma zorunluluğu getirirdim. Herhangi bir şirketin yöneticisi olsaydım da, çalışanlarıma okumalarını emrederdim. Millî Eğitim Bakanlığı’nda yönetici konumunda olsaydım, bütün öğretmenlerden okumalarını isterdim. Yâni hangi alanda etki ve yetki sâhibi olursam olayım, altımdakilerden mutlâka okumalarını isterdim.

            Okumalısınız, mutlâka okumalısınız…

9 Kasım 2017


Kutlu Altay KOCAOVA

19 Ağustos 2017 Cumartesi

ATSIZ HOCA VE RUH ADAM




           Ruh Adam… Şimdiye kadar birçok defâ üzerinde yazı yazılan, konuşulan, tartışılan bir Atsız eseri. Son olarak İz TV’nin “Yazarlar ve Romanlar” konulu belgesel dizisinin Ruh Adam bölümü için Atsız Hoca ve Ruh Adam'dan söz ettim, Ruh Adam ve Atsız Hoca üzerine konuştuk.

            Ruh Adam’ın konumu, gerek benim için, gerekse de çevremde bulunan ve düşüncelerimi paylaşan birçok kişi için oldukça farklıdır. Ruh Adam’da Atsız Hoca’nın kendisi vardır, başkaldırısı, düşüncesi, sorunları, hayâtı vardır. Zâten kendisi de anlatılanların çoğunun gerçek olduğunu vurgulamıştır.

            Eser, aslında 1948 yılında yazılmış, ancak Atsız Hoca, basılması için 1970’li yılları beklemiştir. Bunda da temel neden, saygıdeğer eşini üzmemek düşüncesidir. Bu da Atsız Hoca açısından oldukça takdîre şâyan bir durumdur. Zîrâ böyle bir eseri kaleme alıp, 20 yıldan fazla süre beklemek, pek kolay bir şey değildir.

            Ruh Adam’ı şimdiye kadar on altı defâ okudum. Her seferinde farklı bir tat, farklı bir lezzet aldım. Elbette neredeyse her yerini ezbere biliyorum. Bilinmedik hiçbir yeri yok diyebilirim. Ancak artık Ruh Adam okumak bir edebî zevktir. Kânûnî Sultân Süleyman Han’ın bir şi’rindeki ifâdeyle “lezzet-i ervâh”, yâni ruhların lezzetidir.

            On altı defâ okuduğum bir kitâbın akıcı olup olmadığından söz etmeye bile gerek yok. İstediğiniz kadar yazarını ve eserini sevin, hayran olun, akıcı bir dili olmadığı sürece birden fazla defâ okumazsınız. Hadi en fazla iki diyelim… On altı defâ olmaz, herhâlde…

            Atsız Hoca, Ruh Adam’ı bilindiği üzere, kökleri Hun dönemine dayanan bir Uygur masalı ile başlatır ve sonrasında bu masalın, nasıl gerçeğe dönüştüğü görülür ve romanın sonu da buna göre şekillenir. Romanın kahramânı Selim Pusat, arkadaşı Şeref ile berâber dürüstlüğün, temizliğin, şerefin vücûd bulmuş hâlidir. İnandıkları uğruna her türlü eziyeti göze alan ama inandıkları, varlıklarını teslîm ettikleri bir kurum tarafından ezilen bu insanların yaşadığı psikolojik çöküntü ise aslında tam bir Türkiye gerçeğidir.

            Selim Pusat ve Şeref, düşüncelerini özgürce ifâde ettikleri için cezâlandırılmış, işkence görmüşlerdir. Bu yönüyle eser, düşünce ve ifâde özgürlüğünü ortaya koyan muazzâm bir eserdir. Bununla birlikte eserin bu kısmının Atsız Hoca’nın hayâtının iki dönemine vurgu yaptığını söyleyebiliriz. Birincisi, Atsız Hoca’nın 1. Türk Târih Tezi denilen şeye karşı tepkisini koyması, kimsenin eleştiremediği bir dönemde eleştirisini en yüksek perdeden, doğru bir şekilde göstermesi ve sonucunda Türkiyat asistanlığı görevinden atılıp, akademi kariyerinin ortadan kaldırılmasıdır. İkincisi ve en önemlisi de, mâlum 1944 zulmüdür. Bu zulüm, Atsız Hoca ve kardeşi Nejdet Sançar’ın hayâtına çok büyük bir darbe vurmuştur. Bu darbeden en çok etkilenen de daha doğmadan ve doğduktan hemen sonra sağlıklı bir şekilde beslenmesi engellenen, hastalandığında tedâvisi için zorluklar çıkarılan ve henüz çocuk yaşta, 16 yaşında boğuştuğu hastalıklardan dolayı ölen Afşın’dır. Bu yönüyle Yüzbaşı Şeref, Nejdet Sançar’a dönüşmektedir. Elbette bu konuda bire bir ve gerçekçi bir bağlantı kurmak için yeterince verimiz yoktur ama yaşananlardan dolayı Yüzbaşı Şeref karakteri, doğrudan Nejdet Sançar ile örtüşmektedir.

            Ruh Adam romanını öne çıkaran bir diğer unsur da, özellikle dîn konusundaki sorgulamasıdır. Bunu Selim Pusat’ın Tanrı ve peygâmberlerle olan diyaloğunda görebiliriz. Böyle bir diyaloğu bugün görebilir miyiz, tartışılır. Ancak kitâbın bu yönü, onun değerini de arttırmaktadır.

            Romanın karakterleri arasında yer alan ve ana karakterler arasında yer alabilecek olan Güntülü ve Aydolu da, gerçek karakterlerdir. Atsız Hoca’nın ifâdesine göre bu kızların gerçek isimleri biraz değiştirilmiş olsa da, isimleri oldukça yakındır. Elimizdeki bilgiler, biraz daha araştırarak bu isimlerin kimler olduğunu öğrenmemiz için yeterli olsa da, hem Atsız Hocamızın, hem de bu kızların hâtırâlarına duyduğum saygıdan dolayı kim olduklarının öğrenilmesine karşıyım. Bâzı şeylerin sır olarak kalması iyidir.

            Bu arada hem Ruh Adam’ı, hem de Safiye Erol hanımefendinin romanlarını okuyanlar, aradaki benzerliği fark edecektir. Bu konuda Atsız Hoca’nın, bana göre Türk romancılığının zirvesi olan Safiye Erol’dan etkilendiği ortadadır. Zâten Atsız Hoca, bu benzerliği gizlememiş, birkaç defâ vurgulamıştır. Romanın içinde de Safiye Erol’a selâm çakarak, onu anarak göstermiştir.

            Ruh Adam, târihin, masalların, siyâsetin, askerliğin, ihânetin, çıkarların, aşkın ve şerefin romanıdır… Okuyunuz efendim…
KUTLU ALTAY KOCAOVA

19.08.2017

11 Ağustos 2017 Cuma

ORTADOĞU TÂRİHİNE DÂİR ÇOK ÖNEMLİ BİR KAYNAK: PAYİTAHTIN SON YILLARINDA BİR SEFİR

 

           Klasik Yayınları, 2006 yılında çok önemli bir eseri Türk okurlarına sundu. Osmanlı topraklarında İrân’ın son büyükelçisi olan Han Melik Sasanî’nin “Yadbudha-yı Sefaret-i İstanbul” eseri, Hakkı Uygur tarafından Türkçe’ye “Payitahtın Son Yıllarında Bir Sefir” adıyla çevrildi.

            Han Melik Sasanî, İrân diplomasi kademelerinin birçok alanında görev yapmış, oldukça tecrübeli bir isim ve genel olarak görev yaptığı yerlerdeki diğer yabancı diplomatlarla arası iyi olmuş olan biri. Kitâba baktığımızda tam bir İrân vatanseveri ve milliyetçisini görüyoruz. Bununla berâber bu duygu ve düşünceleri, verdiği bilgilere yansımamaktadır.

            Bu kitâb, hem Osmanlı’nın, hem İrân’ın, hem de genel olarak Ortadoğu’nun 19. yüzyılın ortasından îtibâren neler yaşadığını ortaya koyduğu gibi bu yaşananların sebeblerini de ortaya koyuyor. Sasanî, beklenmeyecek ölçüde bir özeleştiri sunuyor ve bu özeleştiri ile Ortadoğu’nun yaşadıklarının sebeblerini ortaya koyuyor.

            Elçilik arşivine dayanarak verdiği bilgiler ile Osmanlı’nın son döneminde yaşanan ve bilmediğimiz birçok konuyu ortaya koyuyor. Ancak kitâb, 1965 yılında yazılıp, 2006 yılında Türkçe’ye çevrilmiş olmasına rağmen, maâlesef Türkiye’de söz konusu döneme dâir araştırma yapanların çok az kullandığı bir eser. Şimdiye kadar sâdece birkaç makâle ve kitâbda kaynakça olarak kullanıldığını gördüm ki, bu Türk yakın târih araştırmacıları açısından büyük bir eksiklik. Özellikle Sultân 2. Abdûlhâmid dönemi ile İttihâd Terakkî dönemine dâir araştırma yapacak târihçilerin mutlâka okuması gereken bir eser.

            Yazar, bir yandan, soyadından bekleneceği üzere, Fars millîyetçiliğine sâhib olsa da, İrân coğrafyasına hâkim olan bütün yönetimleri, genel olarak İrânlı olarak nitelemektedir. Öyle ki, İrân’dan Osmanlı’ya gönderilen elçilerden söz ederken, Emîr Timur’un, Bayındır Uzun Hasan’ın (Ak Koyunlular) gönderdiği elçileri de saymaktadır. Anlatımlarına bakılırsa, İrân târihini tek parça olarak ele almakta ve aradaki Fars, Arab, Türk bütün yönetimleri, İrân devletinin parçası olarak nitelemektedir.

            Ayrıca eserin bir diğer önemli tarafı da, İrân topraklarındaki Türk kökenli yönetimin Farslaşmasının adım adım görülebilmesidir ki, Han Melik Sasanî, bunu çok güzel bir biçimde ortaya koymuştur. Bununla birlikte Osmanlı topraklarında yaşayan Şiîlere yönelik ilgisi de oldukça önemlidir. Kendisi Bektâşîleri, Alevîleri ve Tahtacıları, gulât (aşırı) Şiî olarak nitelemektedir ve bu konuda çok önemli istatistikler ve bilgiler vermektedir.  

            Sasanî, Osmanlıların İrân’a yönelik politikalarını da sık sık eleştirmektedir. Ancak eleştirirken kullandığı dil, Osmanlı’ya dâir düşüncelerini ortaya koymaktadır. Bununla berâber Osmanlıların İrân vatandaşı Türklere olan politikasına dâir yazdıkları da oldukça serttir. Bununla birlikte bu yazılanlar, Osmanlı politikası konusunda bilgi edinmek isteyenler için oldukça önemlidir. Özellikle Osmanlıların Turan ve İslâm birliği politikası, bu politikalar doğrultusunda askere alınan İrânlılar (Türk ve Fars) konusunda bilgi edinmek isteyenler, mutlâka okumalıdır.

            Sasanî, bir edebiyatçı olmamasına rağmen oldukça akıcı ve etkili bir dile sâhibdir. Dolayısıyla okurken, okuyucuyu zorlamadığı kitâb, kolay okunabilmektedir. Bu, kendisi açısından önemli bir noktadır. Bununla birlikte Klasik Yayınları’nın çevirisi açısından bâzı sıkıntılar bulunmaktadır. Elbette dille ilgili bir sıkıntı bulunmamaktadır. Ama Hicrî Şemsî (Osmanlıların Rûmî dedikleri İrân takvîmi) ve Hicrî Kamerî takvimlerin milâdî takvimle karşılıkları verilirken, bâzı hatâların yapıldığı görülmektedir. Umarım ileride, eserin ikinci baskısı yapılırsa (bunu hak ediyor), düzeltilmiş olur.           
            Bu kitâbda Ortadoğulu toplumların (Türk, Arab, Fars) sosyolojik yapıları, bürokratik yolsuzlukları, çürümüşlükleri bulacaksınız. Çok değerli istatistiklere ulaşacaksınız ve çok değerli hâtırâlar okuyacaksınız. Yâni bu kitâb, sosyoloji, istatistik, hâtırâlar ve en önemlisi de târih alanında okuyanlarla çalışanlar açısından çok önemli bir eserdir.


26 Temmuz 2017 Çarşamba

KADRAN KADRAJ - Gerçeğin, Gerçeküstünün ve Gerçekdışının Romanı



Kadran Kadraj… Koray Sarıdoğan’ın ilk romanı. 20 Mart 2015’te yayınlandı. Kitâbla buluşmam ise kitâb yayınlandıktan birkaç gün sonra gerçekleşti. Kadran Kadraj, sürrealist, fantastik, mistik bir roman ve gerçek, gerçek üstü ve gerçek dışı hakkında sorgulamalarla dolu olan bir eser.

Kadran ve kadraj… Ses olarak benzeseler de, pek ilgisi olmayan iki kavram. Biri, sa’âtlerle ilgili… Diğeri ise fotoğrafla ilgili… Sa’âtler konusunda pek bilgim ve ilgim olmasa da, fotoğraf, benim için en değerli ve anlamlı alanlardan biri. Bu kitâbın, benim için değerli olmasının nedenleri arasında fotoğrafçılığım etkisi büyük. Bununla berâber bu iki kavramın birbiri ile ilgisi pek olmasa da, öz olarak önemli bir yakınlığı var. Bu yakınlık ise, zamâna dâir olmaları. Her ikisinde de hareketin ortasında yaratılmış bir durgunluk var ve her ikisi de, insanoğlunun en büyük isteklerinden birini, bir nebze gidermeyi amaçlıyor: Zamânı durdurmak.

Koray Sarıdoğan’ın bu eseri, sorgulatan bir eser. Romanı okurken, insan ister istemez felsefenin içerisinde buluyor, kendini. Gerçeği düşünüyor. Gerçeğin, gerçekten var olup, olmadığını düşünüyor. Gerçek üstünü, gerçek dışını düşünüyor. Bunların birbiri ile ilişkisini düşünüyor. Yâni Kadran Kadraj’ı okuyacaklara tavsiyem, kitâbı ellerine almadan evvel önyargılarını, dogmalarını, sorgusuz suâlsiz benimsedikleri kabullenmeleri bir kenara bırakmalarıdır. Aksi takdirde ya kitâbı, okumayı bırakırlar ya da ciddî bir fikir sarsıntısına kapılabilirler ki, bu da oldukça güzeldir, aslında.

Romanda üç ana karakter var. Kalender, Kumru ve Kalender’in babası Celal… Tabiî kitâbın diğer ayrıntılarına girmeye gerek yok. Onu, okuyanların kendisinin bulması gerekir. Zîrâ bir kitâb, iki kişi tarafından yazılır. Biri yazarın kendisi, diğeri ise okur. Çünkü her okurun, görüşü ve algısı farklıdır. Bu yüzden de yazılanların okur zihnindeki karşılığı farklıdır. 

Bununla berâber romanın içerisinde uzun bir süre, herhangi bir gerçek üstü durumla karşılaşılmıyor. Doğal bir insan hayâtı… Hattâ Kumru ile bile yaşananlar, tanışma, yakınlaşma oldukça doğal bir seyir izliyor. Bu arada ikili arasındaki erotizm, oldukça başarılı bir tarza sâhip. Zîrâ ne seviyenin düştüğünü gösteren bir pornografiye, ne de insan doğasının engellemeye çalışan bir muhafazakârlık var. Sâdece doğal insan hayâtının bir parçası.

Dolayısıyla kitâbı okurken, insân hayâtının parçaları, gerçekleri ve doğası ile bunların ne kadar gerçek olduğunu sorguluyorsunuz ve tüm delilik algoritmalarını bildiği için iyileşmesi mümkün olmayan mutlak bir delinin yaptıklarını izliyorsunuz…

Benim kitâblar ve yazarlar hakkında, kendim de dâhil olmak üzere, bir düşüncem var. Genelde (genelleme yapmayı sevmesem bile) yazarların, ilk romanları daha güzel ve anlamlıdır. Tabiî olarak Koray Sarıdoğan için ikinci romanını da görmek gerekir. Ama onun için bir süre bekleyeceğiz. Beklerken ise, bekleme salonunda olanlara tavsiyem, bu güzel eseri, bir ân evvel edinmeleri ve okumalarıdır. Daha önce de dediğim gibi, okuyunuz efendim.

KUTLU ALTAY KOCAOVA


16.04.2015